.: Vahap Coşkun

Topyekûn körlük: AYM’nin gördüğünü hakimler neden görmez?

Türkiye’nin son yıllarındaki en önemli ifade özgürlüğü sorunlarından biri, “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalayan akademisyenlerin idari ve adli olarak çok ağır yaptırımlara maruz kalmalarıydı. AYM, bildiriye imza atan 10 akademisyenin “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan cezalandırılmaları nedeniyle yaptıkları bireysel başvuruyu karara bağladı. Akademisyenlerin haklarının ihlal edildiğini tespit eden AYM Genel Kurulu, ihlalin kaldırılması için yeniden yargılanma yapılmasına ve başvuruculara tazminat ödenmesine hükmetti.

Anayasanın 153. maddesinin son fıkrasına göre “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.” Bu itibarla ilk derece mahkemelerinin, gerek yeniden yargılamalarda ve gerek görülmekte olan davalarda, AYM kararına uymaları ve beraat kararı vermeleri gerekir. Akabinde akademisyenlerin mağduriyetleri giderilmeli, haksız bir şekilde uzaklaştırıldıkları dersliklerine dönmeleri, öğrencilerine ve araştırmalarına kavuşmaları sağlanmalıdır.

AYM’nin verdiği bu kararın, Türkiye’nin normalleşmesinde ve özgürlüklerin tahkiminde önemli bir yer tutacağı kanaatindeyim. Henüz gerekçesi yayınlanmadığından, kararın içeriği hakkında detaylı bir değerlendirmede bulunmanın imkânı yok. Gerekçe açıklandığında ihlalin varlığı ve yokluğu hakkında karar veren hâkimlerin dayandıkları argümanları görür ve ona göre ayrıntılı bir tartışma yapabiliriz.

İhlale gözünü kapatmak 

Bu yazıda son derece mühim olduğunu düşündüğüm bir konunun üzerinde durmak istiyorum. O da şu:

“Bu suça ortak olmayacağız” bildirisi ile buna destek olmak için yayınlanan ikinci bildiriyi imzalayanlar hakkında sürmekte olan 581 dava bulunuyor. Toplamda 785 akademisyen hakkında açılan davalarda 164 akademisyen hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması, 4 akademisyen hakkında erteleme kararı verildi. 36 akademisyen ise ceza aldı.

Yani imzacı akademisyenlerle ilgili davalar Türkiye’nin birçok yerinde görüldü. Lakin AYM’nin karar verdiği güne kadar hiçbir mahkemeden, bu dosyalarda hak ihlalinin olduğunu belirten tek bir karar çıkmadı. Bütün bu süreç zarfında -bir mahkemedeki bir karşı oy müstesna- davalara bakan hâkimlerin tamamı yürütmeyi haklı buldular, anayasaya ve yasalara aykırı herhangi bir hususun olmadığı yönünde oy kullandılar.

Bu tablo, doğal olarak, akla hemen şu soruyu getiriyor: Nasıl oluyor da AYM’nin gördüğü bir hak ihlalini yüzlerce hâkim ve savcı göremiyor? Hangi faktör hâkimleri bir bütün halinde aynı doğrultuda harekete geçirebiliyor? Apaçık bir ihlale gözler neden kapanıyor? Bu topyekûn körlük nasıl meydana geliyor?

Tek sesli yargı

Herhalde bilgi eksikliğinin buna yol açtığını söyleyemeyiz. Hukukçularımızın, AYM ve AİHM’nin ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarından ve içtihatlarından bihaber olduklarını da düşünemeyiz. Hepsinin elinin altında bu kararlar var. Ayrıca başta Anayasa (m. 90/5) olmak üzere onlara özgürlükçü kararlar alabilme olanağı sağlayan bir mevzuat da var. Dolayısıyla ne bilgi noksanlığından söz edilebilir ne de hâkimlerin ellerini kollarını bağlayan bir yasal çerçeveden. Yargının tek sesliliği bunlarla temellendirilemez.

Öyleyse sebep nedir? Neden tek bir aykırı ses çıkmıyor? Hâkimlerin topunun –aralarında sözleşmişler gibi- aynı cezalara hükmetmeleri nasıl mümkün olabiliyor? Yargı mensuplarının tamamının şeksiz şüphesiz aynı rotayı takip etmelerinin altında ne yatıyor?

Devletin ağırlığı 

Birçok cevap verilebilir bu sorulara, ben üç noktaya değineceğim:

İlkin, genel bir problemden bahsedilmelidir. Hukukçuların zihninde devlet geniş ve bireylere nazaran daha değerli bir yer işgal eder. Bizde hukuk eğitiminde “hak”, “birey” ve “özgürlük” gibi kavramlar vurgulanmaz. Bilhassa hâkim ve savcıların yetiştirilmesinde “devletin çıkarı”, “devletin güvenliği”, “devletin bekası” gibi otoriter bir ideolojiye işaret eden kavramların altı çizilir.

Böyle olunca devlet her dönem yargı mensuplarının bilincinde ağırlıklı ve ayrıcalıklı bir konuma sahip olur. Devlet değişebilir, devlete rengini veren ideoloji farklılaşabilir. Dün laik-seküler yüzüyle temayüz eden devlet bugün muhafazakâr-milliyetçi bir kimliğe bürünebilir. Ama yargının devlete bağımlığı devam eder; yargının kararlarına dün laik-seküler devletin bugün ise muhafazakâr-milliyetçi devletin talepleri yön verir.

Yargı devlete tabi olduğunda önüne gelen bir ihtilafta bireylerinin hukukunu savunmak ve adaleti yerine getirmek saikiyle hareket etmez. Merkeze iktidarı ve devleti korumak düşüncesi alındığında, kararlar da devletin istediği tarzda çıkar.

Toplumun baskı politikalarına desteği

İkincisi, baskı politikalarına kamuoyunun verdiği destektir. Sosyal ve siyasal çalkantıların arttığı dönemlerde iktidarlar kontrolü sağlamak ve ellerinde tutmak için topluma korku salarlar. Gerçek çarpıtılır, karşı karşıya olunan tehlikeler büyütülür. İhtiyaç duyulduğunda olmayan tehditler yaratılır. Düşman ya da düşman olarak yaftalanan kişi ya da grupların gücü olduğundan fazla gösterilir. Korkuyu büyütmenin gayesi, baskıya zemin hazırlamaktır.

Bütün araçlarıyla pompaladığı korkunun toplumda karşılık görmesi, iktidara baskı politikasını tatbik edecek ortamı sağlar. Toplumsal kabulün büyüklüğü, hem baskının dozunu artırır hem de itirazların sesini kısar. Çoğunluğu arkasına alan siyasi iktidar, herkesi yürütülmekte olana olan politikaya göre hizalanmaya çağırır. Yargı da bu çağrının muhatabıdır, ondan beklenen de bu ölüm-kalım mücadelesinde iktidara arka çıkması, onun elini güçlendirmesidir.

Baskıya verilen destekle şekillenen bir atmosfer bütün toplumsal kesimleri etkiler. Yargı da toplumun dışında değildir, hukukçular bir laboratuvar ortamında yaşamazlar. Baskı politikalarına verilen popüler destek, hâkimlerin de üzerine çöker ve onların kararlarını yönlendirir. Bir hâkim çoğunluğun dışına düştüğünde eleştiri oklarını üzerine çeker, iktidar medyasının hışmına uğrar, toplumsal çevresinden ve/veya camiasından dışlanır. Her hâkim bu zorlukları göğüslemek istemez; iktidarın ve çoğunluğun gadrine uğramamak için birçoğu düşündüğünün tersine kararların altına imza atar.

Yargı bağımsızlığı 

Üçüncüsü de, yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılmasıdır. Hâkimlerin olması gerektiği gibi tarafsız bir yargılama yapabilmeleri için kendilerini güvende hissetmesi önemlidir. Bir hâkim verdiği bir karardan ötürü başına bir iş gelmeyeceğini, mesleğini yapmasını engelleyecek bir suç işlemediği müddetçe kürsüsünden olmayacağını bilmelidir. Eğer bu yoksa yargının kendinden beklenenleri yerine getirmesi, tarafsız ve adil bir şekilde işlemesi imkânsızlaşır.

Bağımsızlığı ortadan kaldırılan bir yargı yürütmenin telkin, talep ve zorlamalarına daha açık hale gelir. Yürütme, izlediği siyasete aykırı karar veren bir hâkimi idari ve/veya adli olarak cezalandırarak diğer hâkimlere bir gözdağı verir. Yargıya sınırlarını bildirir, sınır ihlali yapanların başlarına birçok şeyin geleceğini gösterir. Yürütme, yargının bütün iplerini elinde tuttuğunda mahkemelerden de -otomatiğe bağlanmış gibi- aynı yönde kararlar çıkar.

Böyle bir vasatta iktidarın hassasiyet gösterdiği bir mevzuda hukuk ve vicdana uygun doğru bir karar vermek, bireysel bir fedakârlığa dönüşür. (AYM’nin kararından sonra başta Başkan Zühtü Arslan olmak üzere ihlal yönünde oy kullanan hâkimleri hedef tahtasına oturtan linç kampanyası bu meyanda ele alınmalıdır.)

Ama çok şükür ki bütün menfi şartlara rağmen bu fedakârlığı gösterenler çıkar. Ve hukuk tarihi, sürüye uyanları değil, adalet için fedakârlığı göze alan bu hâkimleri kayda geçer.

The Independentturkish, 30.07.2019