.: Yasemin Abayhan

Tek bir kişinin yokluğu çevrendeki çokluğu hiç yapar

Nice aşk şarkısında vurgulanan budur, “o” bir kişinin olmaması sizin için çevrenizdeki diğer insanları “çöp” eder, bir anlamları kalmaz. Kübler-Ross’un yas aşamalarında da depresyon vardır, başta kabullenmediğiniz ve pazarlığını yaptığınız o kaybın gerçekten yok olduğunu hatırladığınızda üzülürsünüz. Keza veda zordur.

Akşam gazetesinin Gülay Göktürk ile yollarını ayırdığını okuduğumda bu şarkının zihnimde dönmeye başladığını fark ettim. Gülay Göktürk benim çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik kahramanım. Sakinliği, netliği ile değil sadece, zihninin berrak olması ve söylemek istediğini bağlama uydurarak söylemeye çalışmaması, ne görüyor ve düşünüyorsa bir kılıfa uydurmadan söylemeyi denemesi. Bu özelliklerin bizim gibi toplulukçu ve diğer bireyleri dikkat odağının temeline alan kültürlerde çok bulunmadığı aşikâr. O yüzden Göktürk çok kıymetli.

Günlük hayatın akışında belirgin olan sosyal roller kriz zamanlarında alaşağı olur. Bir grup içerisinde daha sakin, sarih ve aklı başında olanların misyonu ile daha heyecanlı ve önde kendini ortaya atanların misyonları ve konumları farklıdır. Bu iki alt özelliklere sahip grubun birbiri ile aslında tek ortak noktası aynı grubun üyesi olmalarıdır. Onun dışında aynı dikkat odağına ve üsluba sahip değillerdir, olmamalıdırlar da. Önce Yiğit Bulut ve Etyen Mahcupyan arasında tezahür edip daha sonra Gülay Göktürk’ün dahil olduğu süreçte sosyal rollerin çatışmasının yarattığı bir kriz olduğu düşünülebilir. Ancak gerek Yiğit Bulut’un devam eden üslûbu, gerek Ethem Sancak’ın Gülay Göktürk’ü gazeteden uzaklaştırması gerekse Meryem Gayberi’nin sosyal medya aracılığı ile “Gülay Göktürk’ün gitmesine üzüldüm ama gittikten sonra söylediklerine daha çok üzüldüm. 20 yıldır tolerans gösteriyor muhafazakârlar size” mesajını vermesi bize grubun birey üzerindeki başka etkilerini işaret etmektedir. Bu da bireyselliğin yitimi olarak adlandırılabilir.

Bireylerin “ben” tanımları kolektif kimlikleri de kapsamaktadır ve grup içerisinde bireylerin sahip oldukları kolektif kimliklere sıkı sıkıya tutunmalarının sonucunda bazen bireyselliğin yitimi gerçekleşebilir. Gayberi’nin sürece ilişkin ortaya koyduğu bu talihsiz ve mesnetsiz açıklamayı tüm iyi niyetimizle biz bir mesnete oturtabiliriz. Yukarıda duran bu hazin mesaj kendisi gibi bir gazeteci olan ve kendisinin duayeni kabul edilecek Göktürk’ün bir haksızlığa maruz kalmasındansa bu haksızlığın bireyin grubu olan bir camiaya faturasının kesilmemesi üzerinedir. Gülay Göktürk’ün gitmesi üzücüdür, evet. Ancak gittikten sonra bireysel bir öfke belli etmemesi ve kendisi ile ilgili verilen karara biat etmesi gerekmektedir. Keza Gayberi olsa bu şekilde yapacak ve bu karar karşısındaki öfkesini kol kırılıp yen içinde kalacağı için yutacaktır. Bireyselliğini yitirmiş ve her pozisyonda kolektif kimliğine bağlı olarak tavır alan birinden fazlasını bekleyemeyiz. Bu ona da, sahip olduğu kabuğuna da fazladır.

Gayberi’nin Göktürk’ün yıllardır ortaya koyduğu demokratik duruşu ve sözünü sakınmadan söyleyen tavrını da anlamasını bekleyemeyiz. Zira bağlam bazı insanları zorlar, Meryem Gayberi’de olduğu gibi. Bazı insanlar da içinde yaşadıkları ortamı ve bağlamı zorlar Gülay Göktürk’te olduğu gibi.

Ancak burada meselenin Gayberi tarafından “muhafazakârlar ve tolerans gösterilen liberaller” olarak iki ayrı kamp arasında geçtiğine dair de bir sav ortaya konmuştur. Muhafazakârların yaklaşık 20 yıldır liberallere tolerans gösterdiği vurgusu mevcuttur. Bu toleransın iki süreçten ortaya çıktığı söylenebilir. Birincisi muhafazakârların liberallere, liberallerin bakış açılarına ve onların Beyaz Türkler karşısındaki duruşlarına ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyacın sonucunda karşıdakine “tolerans” gösterilmesi gerekir. İkincisi liberallerin muhafazakârlara verdiği bir destek mevcuttur. Bu da doğal olarak her iki tarafın da tolerans eşiğinin yükselmesine sebep olur. Başta Meryem Gayberi olmak üzere muhafazakârların burada atlamaması gereken nokta bu toleransın karşılıklılık normuna dayandığı ve bir liberal açısından çoğulcu yaşamın getirisi olan bu toleransın Gayberi’nin vurguladığı gibi muhafazakârlarda yer aldığı şekli ile bir zorlama ve ihtiyaç temelinde ortaya çıkmadığı, kendiliğinden doğduğudur.

Bu ülkede Meryem Gayberi’nin kim olduğu bilinmiyor iken Atilla Yayla “din ve vicdan özgürlüğü”nü savunmuştur. Bu ülkede Yiğit Bulut Ak Parti Hükümeti’nden nefret ediyor iken Gülay Göktürk muhafazakârların siyasette daha geniş alanlara ihtiyacı olduğunu vurgulamıştır.

Gayberi yukarıda vurgulanan kollektif kimliğinden sıyrılamayabilir ve kendisinin hareket alanının darlığına göre bu hoş karşılanabilir. Ancak 38 yıldır köşe yazarı olarak hayatlarının bir yanında onların hakkını gözeten Gülay Göktürk’e karşı bu muameleye muhafazakârlar nasıl cevap verecek? İşte bence cevabı önemli olan soru bu.

Hamiş: İlgili bu yazının başlığı konusunda yazar Yaşar Kemal’in “o güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler…” diye başlayan tümcesini de düşünmüş ancak cümlenin devamının bilinmemesinden korktuğu için bu başlıkta karar kılmıştır.