.: Mustafa Acar

Tek Başına İktidar mı Hedefliyorsunuz? O Halde Şunları Yapmayın…

1 Kasım erken genel seçimlerine 20 gün kaldı; göz açıp yumuncaya kadar geçecek bir süre. Şimdiden ülkemiz ve milletimiz için hayırlı sonuçlar dileyelim.

Ak Parti 7 Haziran seçimlerinde mümkünse 400, değilse 367 (Anayasayı doğrudan değiştirecek çoğunluk), o da olmazsa 330 (Anayasayı referanduma götürecek çoğunluk), hiç olmazsa 276 (tek başına hükümeti kuracak çoğunluk) milletvekili arzu ediyordu. Ama bunların hiçbiri olmadı, seçimlerde 258 milletvekili ancak çıkarabildi. Oyları %50’den %41’e düştü, tek başına iktidar olamadı. Koalisyon arayışları sonuç vermedi, 4.5 aydır Türkiye istikrarın bozulduğu, belirsizliğin arttığı, buna bağlı olarak döviz kurlarının sıçradığı, makroekonomik göstergelerin bozulduğu ve terörün hortladığı bir süreç yaşıyor. Bir başka deyişle, Ak Parti’nin tek başına iktidara gelememiş olmasından hem parti, hem de Türkiye kaybetti. Nihayet bakıldı ki olmuyor, erken seçim kararı alındı, hayırlı olsun.

Seçimlere kadar iyi bir nefis muhasebesi ve özeleştiri yapılması, herkesin kendisini sorgulaması, nerede hata yapıldığını görmesi, bunun açık yüreklilikle itiraf edilmesi ve bu hataların asla tekrarlanmayacağı mesajının verilmesi gerekiyor. Aksi takdirde 1 Kasım seçimlerinden de arzu edilen bir sonuç alınamayacak, Türkiye patinaj yapmaya devam edecektir.

Bu çerçevede önce 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının doğru okunması gerekiyor. Evet üst üste girdiği 10. seçimden de Ak Parti 1. parti olarak çıkmayı başardı, bu doğru, tebrik ederiz. Ancak burada kalmamak, bir adım ötesine geçmek gerekir. Partinin oyları %50’den %41’e düştü; yüzde dokuzluk bir azalma değil bu, “dokuz yüzde puan”lık bir azalmadır: ellide dokuz puan azalma, yüzde onsekizlik bir azalma demektir. Yani daha önce partiye oy vermiş her beş kişiden biri bu seçimde Ak Partiye oy vermemiş; ya sandığa gitmemiş, ya da başka bir partiye oy vermiştir. Kaba bir tahmine göre sözkonusu dokuzun yarısı HDP’ye oy vermiş (Doğu’daki Kürt oylar kaybedilmiş), kalanın bir kısmı MHP’ye kaymış, önemli bir kısmı da sandığa gitmemiştir.

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım; bu sonuç, Ak partinin, hükümetin ve Erdoğan’ın yaptığı yanlışların sonucudur; Doğan medyasına, Cihangir tayfasına, dış güçlere vesaire, faturayı başkalarına kesmek sadece kendimizi kandırmak olur. Son seçim hariç, kurulduğu günden bu yana girdiği her seçimde Ak Partiye oy vermiş bir insan olarak, “dost acı söylermiş” babından düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Ciddiye alıp almamak size kalmış; ama “hariçten gazel okumadığımı,” “Erdoğan nefretiyle böyle konuşmadığımı,” “Cihangir tayfasıyla, Doğan medyasıyla” veya “dış mihraklarla” hiç işim olmadığını bilesiniz. Aksine Özal’la başlayan değişim ve dönüşümün taşıyıcısı olarak Ak Parti politikalarını ve Sayın Erdoğan’ı içerde ve dışarıda yazılı ve sözlü ortamlarda, seminer ve konferanslarda hararetle savunmuş, bu uğurda “AKP’nin ve hükümetin adamı” olmakla suçlanmış bir kardeşiniz olarak bunları yazıyorum…

Bence Ak Partinin son seçimlerde ciddi bir oy kaybına uğramasının, büyük çoğunluğu kendi hatalarından kaynaklanan pek çok nedeni vardır. Bunları bir cümlede özetleme gerekirse, şöyle sıralayabiliriz: iktidar sarhoşluğu, güç zehirlenmesi, kendisini iktidara mahkûm, oyları çantada keklik gibi görmesi, gerginlik siyasetinden medet umması, kendisi gibi olmayanları vatan haini gibi gören ayrımcı, dışlayıcı ve ötekileştirici bir dil kullanması, yolsuzluklarla mücadele konusunu siyasi bir mesele haline getirip üstünü örtmeye çalışması, “Paralelle mücadele” meselesinde ölçüyü iyice kaçırıp hukukun dışına çıkması, “kuruların yanında yaşları da” yakması, makam-mevki peşinde koşan bazı kifayetsiz muhterislere rakiplerini “paralelcilik”le (tutturamazsa “paralelcilerle iş yapmak”la, oradan da tutturamazsa “paralelcilerle yeterince mücadele etmemek”le) suçlayarak kariyer yapma, koltuk kapma, ayak kaydırma oyunlarına girme fırsatı sunması, üst düzey atamalarda ehliyet-liyakat ve adaletin bir kenara bırakılarak bölgecilik, hemşehricilik, cemaatçilik, imam-hatipçilik, kayıtsız şartsız itaat ve sadakatin öne çıkarılması, Cumhurbaşkanının parti başkanı gibi miting meydanlarında oy istemesi ve siyasete çok fazla müdahil olması. Bütün bunlar üst üste konduğunda milletin önemli bir kesiminde kayda değer bir tedirginlik meydana gelmiş, “bu adamlar ne yapmaya çalışıyor?” sorusunu sordurtmuştur. Tedirginliğin derecesi bir hayli yüksek olmalı ki, Başbakan faktörüne rağmen, Konya gibi geleneksel oy deposu bir memlekette bile beş yüzde puanlık bir düşüş yaşanmıştır. Nereden bakılırsa bakılsın, ciddiye alınması gereken bir oy ve prestij kaybıdır bu.

Dolayısıyla, yazının başlığında işaret edilen “yapmayın” diyeceğim, yapılmaması gerekenler listesini de esas itibariyle bu cümleden okumak mümkündür. Şayet Ak Parti küstürdüğü seçmeni yeniden kazanmak ve 1 Kasım seçimlerinde tek başına iktidara gelmek istiyorsa, yeniden “fabrika ayarlarına dönmek” zorundadır; değişimci, özgürlükçü, reformcu, kucaklayıcı ve demokrat kimliğiyle yeniden ortaya çıkmak zorundadır.

Şunları Yapmayın…

Bir zamanlar askeri vesayetçi bürokratlarda, Kemalistlerde ve 28 Şubatçılarda görüp de eleştirdiğiniz şeyleri lütfen şimdi kendiniz yapmayın.

Kimseyi size oy vermedi diye, sizi eleştirdi diye, sizin gibi olmadı diye dışlamayın, ötekileştirmeyin, küçümsemeyin, hakaret etmeyin, tehdit etmeyin.

Devlet sırlarını düşmanlarınıza satarken yakaladıklarınız dışında kimseyi “vatan haini” ve “iç düşman” ilan etmeyin. Bunu Kemalistler ve vesayetçi generaller vaktiyle pek yapardı; sizler de o zamanlar “öz yurdunda garip, öz vatanında parya” muamelesi görürdünüz; şimdi aynısını başkalarına yaparsanız sizin onlardan ne farkınız kalır? Unutmayın, demokrasilerde “iç düşman” olmaz, “suçlu vatandaş” olur. Unutmayın Türkiye’nin “Yeşil Kemalizm”e ihtiyacı yoktur; demokrasiye, hukuk devletine ve özgürlüklere ihtiyacı vardır.

Ak Parti kurulduğu yıllarda “üç Y ile mücadele” için yola çıktığını söylüyordu: Yolsuzluklar, Yasaklar, Yoksulluk. Yasakların kaldırılması ve yoksullukla mücadele konusunda epeyce mesafe alındığı aşikar, bunun için kendilerini tebrik ederiz. Ancak yolsuzlukla mücadele konusunda aynı şeyi söylemek zor. İktidarda kaldıkça ilk yıllardaki görüntü giderek değişti, yolsuzlukla mücadelenin savsaklandığı, bazı suçlamaların üzerine gidilmediği, esasen hukuki bir meseleyi siyasi bir mesele haline getirip üzerinin örtülmeye çalışıldığı bir manzara ortaya çıktı. Bu konuyu daha fazla savsaklamayın, suçlamaların üzerine gidin, yargılanması gerekenlerin yargılanmasının yolunu açın, maşeri vicdanı rahatlatın.

“Palalel yapı” ile mücadele edin, siyasi sorumluluk almadan bürokrasi üzerinden devlet yönetmek isteyenlere pabuç bırakmayın, devlet sırlarını ifşa etmeye kalkanlara göz açtırmayın,.. hepsine amenna; ama bunu hukuk içinde kalarak yapın. En başta bu yapının devletin en kritik mevkilerine yerleşmelerinde en büyük sorumluluğun size ait olduğunu unutmayın. Kendi sebep olduğunuz bir felâketin faturasını başkalarına kesmeyin. Suçlular kimse bulun, yakalayın, adalete teslim edin. Ama “sen de onlardanmışsın, senin de çocuğun onların okuluna gidiyormuş, vaktiyle sen de onların toplantılarına gitmişsin, akrabaların arasında onlardan olanlar da varmış..” gibi, bir hukuk devletinde hiçbir karşılığı olmayan, hukuksuz, gayri adil, insafsız operasyonlar yapmayın. “Bir kavme karşı duyduğunuz öfke sizi adaletten saptırmasın” diyen Kur’an’i uyarıyı unutmayın. Önce aynaya bakın.

Türkiye’ye, kendinize, milletimize, Ümmet-i Muhammed’e bir iyilik yapın, hukuk devletini tesis edin; suçları ve cezaları soyut olarak, kimlerin bundan etkileneceğini önceden bilmeksizin, tanımlayın; o suçu işleyen her kim olursa olsun, yakalayıp cezasını verin, ama adamına göre kanun, adamına göre suç, adamına göre ceza peşinde koşmayın.

“Komşularla sıfır sorun” mottosuyla yola çıktığınız dış politikada nereden nereye geldiğimizi bir kez daha gözden geçirin. Prensipte yüzde yüz haklı olsanız bile, güçler dengesini iyi analiz etmeden, kendi gücünüzü iyi hesaplamadan atacağınız adımların bedelinin çok ağır olabileceğini unutmayın. Nükleer silah, denizaltı, uçak gemisi, güdümlü füze, savaş uçağı ve yazılımları, topyekün savunma sanayi açısından kendinize yeterli hale gelmeden, yaptığınız tehdidin içini dolduracak gücünüz olmadan hem Batıyı hem de Doğuyu aynı anda karşısına alan, tehditkar, başına buyruk bir söylemle hareket etmenin son derece yanlış, tehlikeli, ve sonuçları itibariyle bölgede yaşayan masum insanları mağdur eden bir hareket tarzı olduğunu akıldan çıkarmayın. Mısır’daki askeri darbenin de, Suriye’deki diktatörlük rejimine destek vermenin de, milyonlarca insanın dramının görmezden gelinmesinin de, Türkiye’de terör belasının yeniden hortla(tıl)masının da, Türkiye’nin tek başına bütün dünya sistemine ve uluslararası büyük oyunculara kafa tutmaya kalkmasıyla doğrudan ilişkili olduğunu unutmayın.

Sonuç olarak, Türkiye’nin değişime ihtiyacı var, açılıma ihtiyacı var, demokrasiye ihtiyacı var, hukuk devletine, hukukun üstünlüğüne ihtiyacı var, yeni bir Anayasaya ihtiyacı var; AB reformlarını ciddiye almaya ihtiyacı var, askeri vesayeti tam anlamıyla bitirecek kurumsal tedbirleri almaya ihtiyacı var, özgürlüklerin önünü açmaya ihtiyacı var, dış dünya ile iyi geçinmeye ihtiyacı var, bölge yeniden dizayn edilirken bölge üzerinde hesapları ve çıkarları olan güçlerin nispeten daha makul olanlarıyla birlikte hareket etmeye ihtiyacı var. Bunları politika haline getirip icraata dökecek değişimci, reformcu, özgürlükçü, kucaklayıcı, barışçı, barıştırıcı, açılımcı, dışa açılmacı, serbest ticaretçi, bölgesel bütünleşmeci, ayrımcılık karşıtı, tabuları ve yasakları kaldırıcı, put kırıcı, devlet eliyle toplum terbiye etmeye kalkmayan, devleti sadece güvenlik ve adaleti sağlayan ve altyapı yatırımları yapan bir hizmet kurumu haline getiren iktidarlara ihtiyacımız var. Ak Parti ne kadar bu çizgiye yeniden döndüğü mesajını verebilirse tek başına iktidara gelme şansını da o oranda artıracaktır. Esas itibariyle Türkiye’yi yönetmeye talip her partinin de sahip olması gereken vizyon budur.