.: Mustafa Erdoğan

Tehlikeli bahis

Sayın Deniz Baykal partisinin Kürt sorununun çözümüne ilişkin “kırmızı çizgileri”ni açıkladı. Kendi konuşmalarına dayanarak, bu “kırmızı çizgiler”in arkasındaki anlayışı şöyle özetleyebiliriz: “Türk milleti olarak milli kimliğimizin arkasında bin yıllık tarih var. Milli kimlikle etnik kimlik ayrıdır, bunlar birbirine hasım değildir. Herkes milli kimliğin parçası olarak yerini almalı, devlete etnisite karıştırılmamalıdır.”

 

Hemen belirteyim ki, karşı karşıya bulunduğumuz sorunun kaynağı işte tam da bu “ulus-devlet”çi anlayıştır. Türkiye’nin bugüne kadarki resmi söyleminin tekrarından başka bir şey olmayan bu anlayışla değil Kürt sorununu çözmek, böyle bir sorunun varlığı bile teşhis edilemez. Bu anlayış açısından, “ayrılıkçı terör” dışında, esasen “Kürt sorunu” diye bir şey yoktur.

Diyorlar ki, Kürtlüğün etnik bir kimlik olmasına karşılık “Türklük” etnik değil “milli” kimliktir. Bu çerçevede, Kürtlerin etnik kimlikleriyle övünmelerinde bir sakınca yok, ama “milli kimliği” de reddetmesinler. İyi ama, Kürtler Kürtlükleriyle övüneceklerse, o zaman Türklerin de Türklükleriyle övünmeleri normal olsa gerektir. Peki o zaman bu iki ayrı övünmenin birbirine rakip olarak ortaya çıkmasını önleyecek olan nedir?…

Sadece Türklerin sözü: “Bizim kimliğimiz ‘milli’dir, sizinki ise etnik.” Peki Türkler bunu Kürtlere hangi hakla söylüyorlar? Ahlâki bir temeli var mı bunun? Yok. Çünkü, bu iddianın geçerli olması, Kürtlerin de bunu olduğu gibi kabul etmelerine bağlıdır ki, gerçek durumun böyle olmadığı artık anlaşılmış olmalıdır. O zaman bu iddia için geriye iki “gerekçe” kalıyor: Birisi Türkiye Cumhuriyeti’nin özgül tarihsel tecrübesidir, diğeri ise ulus-devlet paradigmasının “tartışılmazlığı”.

Türkiye’ye özgü tarihsel tecrübeye atıfta bulunmak aslında “tarihsel tesadüf”ün ahlâki olarak bağlayıcı olduğunu ileri sürmektir. Oysa, başlangıçta öyle olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin zamanla kendisini Türklükle tanımlaması ne ahlâki ne de siyasi olarak kaçınılmaz bir durumdu. Yani, öyle olmayabilir ve Türkiye kendisini etnik bir kimliğe atıf yapmaksızın tanımlama yolunu seçebilirdi. Dolayısıyla, vaktiyle bu yolu seçmemiş olmasını kendisinin bugünkü konumu lehine bir kanıt veya gerekçe olarak ileri süremez.

Öte yandan, ulus-devlet paradigması da bu iddia için sağlam bir dayanak değildir. Çünkü bu modelin de arkasında, devlet seçkinlerinin milliyetçi aydınlarla birlikte “ulus” olarak tanımlayıp kurguladıkları bir nüfusu devletle özdeşleştirme irade ve çabaları yatmaktadır. Yani, bu da ahlâki ve siyasi bir zorunluluğun ürünü değildir. Onun için, ulus-devlet temelli gerekçelendirmeler de hiçbir zaman nizayı bitirecek “son söz” olamazlar. Kaldı ki, bu paradigma, sözümona “alt” kimlikler karşısında Türk ulus-devletini desteklemek yerine, onların da kendi ulus-devletlerini kurmalarının bir gerekçesi olarak pekalâ kullanılabilir.

Şu halde, “milli kimlik-etnik kimlik” ayrımı tamamen keyfi olup, bunun hiçbir objektif temeli bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu kavramsal el çabukluğunun Türkler dışındakileri ikna etmesi mümkün değildir. Zaten bugüne kadar en azından Kürtleri ikna edememiştir. Öyleyse, eğer Kürt sorununun barışçı bir çözüme kavuşmasını gerçekten istiyorsanız, meşru bir dayanağı olmadığı gibi bu sorunun da asıl kaynağı olan bu kandırmacadan artık kendinizi kurtarmalısınız. Belki de en iyisi bu bahsi hiç açmamanız.

Çok önemsediğiniz o “birlik-beraberlik”i asıl tehlikeye atanın, kurguladığınız bu kimlik hiyerarşisinde saklı olan kendini-beğenmişlik olduğunu halâ anlayamadınız mı?..
Star, 13.08.2009