.: Şenol Kaluç

Tasavvuf mu İslam Dışı Yoksa Hâkim Din Anlayışı mı?

İslam dünyasının en eski kavgalarından biridir şeriat ehli ile aşk ehlinin kavgası. Bu topraklarda Yunuslar, Mevlanalar, Kaygusuz Abdallar ile medrese ehl-i arasında en şedit şekilde geçmiştir. Şeriat ehlinin çok güçlü olduğu dönemlerde tasavvuf, Ebu Suud Efendi vb. tarafından mahkum edilmiş ve uygulamaları küfür sayılmış. Yunus Emre’nin deyişiyle her çağ ve zeminde Molla Kasımlar çıkmış ve aşk ehlini sigaya çekmiştir. Her yolun yolcularının bir olmayacağı gibi bu yolun yolcuları içinde de ibâhacılığa sapanlar olmuştur ancak bu sapanlara bakıp tüm aşk ehlini mahkûm etmek ne hakka ne de izana sığar.

Geçen hafta Mustafa Öztürk “Hakikat münkeşif olunca şeriat mürtefi olur mu?” adlı makalesinde özelde Alevilik bahsi üzerinden tüm tasavvuf ehlini hakkaniyetli gibi gözüken bir takım değerlendirmelerin arasına ustaca giydirilmiş cümlelerle adeta küfr ehl-i olmakla itham ediyor. Bin yıllık tasavvufi birikimin bir parçası olan ve bugün Alevilik üzerinden tartışılan ortak tasavvufi ritüelleri Cumhuriyet rejiminin ustaca şekillendirdiği gelenekten kopardığı elinde inancından hemen hiçbir şey bırakmayarak sadece sazını bıraktığı bir isim üzerinden ustaca mahkûm ediyor.
Arif Sağ, benim de sevdiğim saydığım bir isim ancak Arif Sağ’ın çok iyi nefesler okumak dışında (Bu bile başlı başına bir hizmettir) Aleviliğin düşünsel altyapısına inanç boyutu ile bir katkısı olmuş, hangi üretimi ile geçmiş çağlarda yaşamış Alevi ozanları seviyesine çıkmıştır ki siyasi içerikli bir değerlendirmesi referans alınıyor. Onun bir sözü ile bakın işte bunlar aslında böyledir deme hakkını hangi yüzle kendimizde buluyoruz. Arif Sağ olsa olsa Cumhuriyet döneminde Aleviliğin ana kaynaklarından ve referanslarından nasıl uzaklaştığının ve Alevilerin iki ara bir derede; Kemalizm, Marksizm, Atezim vb. modern akımların kıskacında inancının temellerini yitirmiş bir şekilde; nasıl sıkışıp kaldıklarına güzel bir örnek olabilir.
Arif Sağ’ın hangi amaçla söylediği aslında belli bir cümleyi “Şeriata takılıp kalmamak gerek; biz şeriatı (namaz, oruç, hac, zekât) solladık”ı delil göstermek bin yıllık bir birikime çamur atmakla eş değer değil midir? Sormak isterim, Arif Sağ’ın Cumhuriyetçiliği, Kemalistliği, laikliçiliği mi fazladır yoksa Aleviliği mi? Tartabilsek hangisinin fazla çıkacağını hepimiz biliyoruz. Öyleyse ana referansı Alevilikten ziyade ideolojik bir tutum olan Sayın Sağ bir geleneği mahkûm etmek için kullanılabilir mi? Burası Türkiye olduğuna göre kullanılabilir. Hâlbuki burada şu eleştiri yapılsa idi daha doğru olurdu. Alevilik de dâhil olmak üzere tüm tasavvufi ekollerde bir kapı tamam olmadan diğer kapılara geçilemez, seyr-i süluk esastır. Şeriat tamam olmadan tarikat olmaz, hakikat ve marifet ise hiç olmaz demek gerekmez mi? Elbette ki tasavvuf ehlinin şeriat algısı Sünnilikten de Şiilikten de farklıdır. Sayın Öztürk’e göre acaba Mevlana hangi noktada duruyor?

Bir başka yerde Aleviliğin Mürcie ve Kerramiyye dahil bir çok ekolden etkilendiğini söyleyen Öztürk eminim ki Ehl-i Sünnet’in de bu vb. ekollerden etkilendiğini biliyordur. İşin ilginci adını verdiği için söylüyorum bu ülkede Mürcie ile özdeşleştirilecek bir inanç varsa o da ancak Ehl-i Sünnet anlayışıdır ki, eminim hocamız bunu benden daha iyi biliyordur.

Kuran ve Sünneti referans aldığını söyleyen Ehl-i Sünnet İslam Tarihinin kanlı olayları hakkında kafasını kuma gömmüş bir şekilde İslam’ın özünden çok füruatı olan meselelere dalmışken, namazın içiydi dışıydı, abdestin şartı martı, hac için şu lazım bu lazımın ötesine geçebilmiş midir ki o İslam olurken Alevilik dışı oluyor. Evet, Alevilerin Ehl-i Sünnetin İslam’ın aslı diye dayattıkları namaza, oruca, hacca mesafeli durdukları doğrudur da Ehl-i Sünnet İslam’ın diğer şartlarına ne kadar hassastır ki böyle bir ithamı kendinde hak görüyor. Ama eminim şimdi Öztürk hocamız ben Ehl-i Sünneti savunmuyorum ya da ben onlar gibi düşünmüyorum diyebilir. İslam’ın temeli ahde vefa iken, ilim, hikmet, adalet ve ihsan iken; neden acaba bu gün Ehl-i Sünnet (Şia’yı bundan ayırmıyorum) bu İslami değerlerin hiç birine sahip görünmüyor. Neden, Ehl-i Sünnet alimleri karşılaştıkları her çetrefil meselede susmayı ya da zalimliği meşrulaştıracak yaklaşımlar sergiliyor. Daha fazla kan akmasın derken zulmü İslam’ın parçası haline getirdiklerini hiç düşündüler mi acaba? Mevlit güzel bidat olurken, neden Alevi ritüelleri kötü bidat oluyor, din dışı ilan ediliyor.

Aleviliğin her ithamı bana İbni Ömer’in Irak’lı bir hacının “İhramlı iken sivri sinek öldürmenin hükmü nedir?” sorusuna verdiği cevabı aklıma getiriyor; “- Şu Irak halkına bakın, Resûlüllah s.a.’in kızının oğlunu, torunu öldürmesinin utancı içinde olmaları gerekirken, sivri sineği öldürmenin hükmünü soruyorlar. Peygamber s.a. Hasan’la Hüseyin için “Onlar benim dünyadaki iki çiçeğim (reyhânım)’dir.” buyurmuştu, dedi.

Öztürk Bey metnin başlangıcında yanlış anlaşılma endişesinden bahsetmişse de yanlış anlaşılacak bir yazı kaleme almamış kendi düşüncesini ifşa etmiştir. Onun eleştirilerini okurken kendimi F. Rahman’ın tasavvufa saldırısını okur gibi hissettiğimi belirtmek isterim.

İlginçtir Sünni kökenli isimleri en çok rahatsız eden meselelerden biri hocamızı da rahatsız ediyor. Tevella ve teberra inancı (Ehl-i Beyti seveni sevmek, sevmeyeni sevmemek) Alevi tasavvufunun bir parçasıdır. Bu neden bu kadar rahatsız ediyor anlaşılır bir durum ancak bu rahatsızlığın ilk iki halife ile ilgili olduğunu hiçte sanmıyorum. İlk iki halife kullanılarak aslında gizli, bana ve Alevilere göre açık, bir Emevi savunması pisikolojisi yatmaktadır. Ancak bugün ehl-i Sünnet mensuplarının %99’unun bu işin arkasında, bu psikolojinin olduğunu bildiklerini hiç sanmıyorum çünkü onlar atalarını buldukları yolu taklit ediyorlar. Aynı şey Aleviler için de geçerli. O anlayış Mekke’nin fethi ile korkudan Müslüman olan ve bizzat Kuran tarafından kalplerinin para ile satın alınması emredilen isimleri hem sahabe saymış hem de uydurma bir hadisle gökteki yıldızlar mesabesine çıkarmıştır. Şimdi bunları yapan zihniyet İslami ve Kurani olurken her ne hikmetse Alevi ritüellerinin Kuran’dan ve peygamberin sünnetinden çıkarılamayacağını iddia ediyor Öztürk.

O çıkaramıyorsa ben sünnetten örneklerle çıkarayım yerine; Cem ayini Ehl-i Suffa ile Resulü Ekrem’in sohbetlerinin bir ihyası, Musahiplik Peygamberimizin Ensar-Muhacir kardeşliği tesisinin bir hatırası, düşkünlük cezası Tebük Seferine katılmayan üç sahabe hakkında ki uygulamanın bizzat kendisi olduğunu iddia edersem “bunlar zorlama teviller” midir diyecek Sayın Öztürk.  Semah için Caferi Tayyar’ın Resullullah’ın sevgisi ve övgüsü üzerine Mescid-i Nevebi’de el çırparak, şarkı söyleyerek ve dönerek dans etmesi ve Resulullah’ın da onun bu hareketini tebessümle izlemesinin bir hatırasıdır dersem çok mu aşırı kaçmış olurum.

Bir başka yerde Alevilerin Kuran algısı üzerinde dururken, Kuran-ı Kerim’in tahrif ve eksik olduğu iddiaları üzerinde duruyor Öztürk. Kuran’ın eksikliği tartışması sanki Alevilerle ilgiliymiş gibi. Öztürk, her halde Kütübü Sitte’yi hiç okumamış olamaz. Orada Kuranın toplanması ile ilgili rivayetleri gözden geçirmesini salık veririm. En azından İbn-i Mesut gibi büyük bir sahabenin Felak ve Nas Surelerini Kuran’dan saymadığını bilmemesi mümkün değildir.

Yine 7 ulu ozan söylencesi sonradan üretilmiş bir şeyken gerçekmiş gibi sunulması ve Nesimi ve Virani üzerinden Aleviliğin çözümlenmesi ise bir başka tuhaflıktır. Ama burada Öztürk’ün suçu yok. Ama hemen belirtelim ki bu listede ki isimlerden Hallac en azından Sünni kökenli bir mutasavvıftır. Nesimi ve Fuzuli Alevi olmaktan çok Şii’dir. Virani Baba Bektaşidir. Şimdi sonraki yüzyıllarda bunların hepsine saygı duyulması hepsini birden Alevi mi yapar. Yol bir sürek bin birdir sözü bir başıbozukluk mu çağrıştırıyor ki olumsuz mana veriliyor. Bu ifade Mevlana hazretlerinin “Kabe bir ona giden yol bindir” ifadesinden farklı değildir.

 

Tasavvuf ehlinin dünyaya bakış açısı Sayın Öztürk’ün bakış açısı gibi olmayacağı çok açık. Bu nedenle Öztürk’ün imalarına daha fazla cevap vermek istemiyorum. Sadece şunu söylemek isterim ki Öztürk ifadeleri ile geçmişten günümüze gelen medrese-tekke gerginliğinin sadece yeni bir örneğidir. Sayın Öztürk’ten aynı eleştirileri Mevlevilik, Nakşibendilik, Kadirilik vb. Sünni tarikatlar içinde yapmasını bekliyorum. Benim yazısından anladığım kadarıyla onlarda İslam dışına düştüler.

Açık Görüş, Star Gazetesi, 06.10.2013