.: Adnan Küçük

Tahliye Taleplerini Reddeden Mahkemelerin Kararı Doğru mu?

Tahliye Taleplerini Reddeden Mahkemelerle Saddam”ın Mahkemeleri Aynı mı?

12 Haziran seçimlerinde, önceki seçimlerden farklı bir takım gelişmeler yaşandı. Ülkemizde ilk defa haklarında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talebi ile yargılanan bazı kişiler milletvekilliğine aday oldular. Bu kişiler, tutuklu iken seçimlere katıldılar ve seçildiler. Daha sonra bu kişiler tahliye talebinde bulundular. Ama bu talepleri reddolundu. İşte ne oldu ise bu gelişmeler üzerine oldu. Bu karara iştirak etmeyenler bastılar feryadı:

“Bu mahkemeler siyasi kararlar veriyorlar; bu kişiler kaçmazlar, delilleri karartmazlar, bu kişilerin darbe yapacaklarına da kesinkes inanmıyorum; ey mahkemeler, nasıl olur da bu kişileri bırakmazsınız; halk bu kişileri vekil seçti, nasıl olur da vermiş olduğunuz bu kararlarla millet iradesine darbe vurursunuz; “hukuk ayrı, kanun ayrı”, nasıl Stalin”in ve Saddam”ın mahkemeleri de, Yassıada mahkemesi de hukuku değil, kanunu uyguladılarsa, bu mahkemeler de “hukuk”u değil, kanunları uyguladılar, bu vesileyle de aralarında hiçbir fark yoktur”.

Birincisi, burada meselenin ilkesel boyutu ile fiilen yaşananlar çok farklıdır. İkincisi, yaşananların vicdani boyutu ile kanunlara uygunluk boyutu birbirinden farklıdır. Üçüncüsü, bir kişinin suç işlediği iddia ediliyorsa ise, halkın onu milletvekili seçmesi, onun için Anayasa ve kanunların tatbik edilmesine karşı çıkılmasını haklı kılmaz.

Öncelikle ilkesel olarak savunduğum düşüncemi ortaya koyayım.

Bir kişi hakkında üç beş defa ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı ceza davası da açılmış olsa, anayasal olarak bu kişiler masumdurlar; yani Anayasadaki ifadesiyle “suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz”.

Bu kişiler masumdurlar, ama bunların masum olduklarının kabulü, bu kişilerin mutlak manada ak ve pak oldukları anlamına gelmez. Bu kişilerin suçlu oldukları yönünde bazı deliller ve bulgular, bu suçları işledikleri yönünde bir takım şüphe ve iddialar mevcut. Şu an itibariyle bu suçu işlediklerini kesin kes söyleyebilmek mümkün değil. Ama peşin olarak bu kişilerin bu suçları işlemediklerini söyleyebilmek de mümkün değildir. Zaten onları farklı kılan, onlar hakkında yargılama ve tutuklama gibi diğer masum insanlardan farklı bir takım muamelelerin yapılmasını lüzumlu kılan da, bu kişilerin üzerlerine atılan suçları işlemiş olabileceklerini gösteren bir takım delillerin olmasıdır.

Bir diğer ilkesel durum da şudur: Ben mevcut anayasal normlardan bağımsız olarak şu düşünceyi savunmaktayım. CHP tarafından tutarsız bir şekilde savunulan “sadece kürsü dokunulmazlığı olmalı” düşüncesi sorunlu bir düşüncedir. Benim savunduğum düşünce şudur:

“Yasama dokunulmazlığı kapsamında yakalama ve tutuklama dışında dokunulmazlık olmamalıdır. Yani milletvekili de olsa, bir kişi hangi suçu işlerse işlesin, hakkında yargılama ve sorgulama yapabilmelidir. Yargılamanın yapılamaması, bu kişiler için ayrıcalıklı bir durum meydana getirmektedir. Kaldı ki dokunulmazlıkla sağlanmak istenen milletvekillerinin korunması değildir. Amaç, yasama faaliyetlerinin aksamadan işlemesinin sağlanmasıdır. Bir kişinin yargılanması ya da sorgulanması, yasama faaliyetlerine iştirak etmesine engel teşkil etmez. Esasen yasama faaliyetlerini engelleyen yargısal işlem, yakalama ve tutuklamadır. Bu vesileyle yakalama ve tutuklama dışında bir dokunulmazlık olmamalıdır. Bunlar, mevcut anayasa ve kanunlardan bağımsız bir şekilde ilkesel olarak savunduğum düşüncelerdir.

Burada CHP”nin düşüncesindeki çelişki üzerinde de durmak istiyorum. Bu parti, “kürsü dokunulmazlığı dışında bir dokunulmazlık olmasın” diyor. Bu şu demektir, “bir milletvekili, yasama faaliyetleri kapsamında verdiği oydan, söylediği söz ve ifade ettiği düşüncelerden dolayı kesin kes yargılanmamalı, hakkında hiçbir şekilde dava açılmamalı. Bu konuda mutlak dokunulmazlık olmalı”. Ama bir kişi yasama faaliyetleri kapsamına girmeyen bir şekilde bir suç işlemiş ise, bu kişi milletvekili de olsa yargılanabilmeli, sorgulanabilmeli, yakalanıp tutuklanabilmeli. CHP”nin sözünden bu anlamlar çıkıyor. Şimdi CHP bir yandan bu düşünceleri savunurken, diğer yandan da, bu kişilerin tutukluğunun devam etmesi yönünde verilen yargı kararına karşı kızılca kıyamet koparıyor. Bu aşırı derecede tutarsız bir tutumdur.

Gelelim yaşananlara ilişkin kanuni ve Anayasal duruma. Bir kere Anayasanın 83. ve 14. maddeleri bütünlük içerisinde değerlendirildiği takdirde, bu kişilerin tutuklanmaları yasama dokunulmazlığı ilkesi ile çelişmemektedir. Yani bu maddelere göre, mahkemeler bu kişileri tutuklama yetkisine sahiptirler. Yetki noktasından kanuni ve anayasal bir sorun yoktur.

O zaman şu soru akla gelmektedir: “Tamam, mahkemelerin bu yönde yetkileri vardır; peki bu yetkilerin olması, mutlaka bunların tutuklanmalarını zorunlu kılar mı”?

Cevap, hâkimlerin tutuklama konusunda yetkili olmaları, onların tutuklama yapmaya ilişkin elini kolunu bağlamaz. Ama burada farklı bir durum mevcuttur. Ceza Muhakemesi Kanununun (CMK) 100/1. ve 2. fıkralarında, hâkimlerin tutuklama kararı verme yönünde sahip oldukları takdir yetkisi bazı şartlara bağlanmıştır. Bu şartların gerçekleşmesi halinde ancak tutuklama kararı verebilir. Bu kararı vermek zorunda değildir; vermeye de bilir.

100/3. fıkrada ise, bazı suçla sayılmıştır. Bu “suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir”. Bu suçlara, “katalog suçlar” da denmektedir. Şayet bir kişi hakkında, burada sayılan suçları işledikleri yönünde kuvvetli şüpheler mevcut ise, bu kişiler için ilk iki fıkrada aranan şartların gerçekleşip gerçekleşmediğine bakılmaksızın, mahkeme tutuklama kararı verebilir. Burada hâkimin takdir yetkisini tutuklama yönünde kullanması biraz daha kolaylaşmaktadır. Ama CMK”nda, “…tutuklama nedeni var sayılabilir” denildiği için, burada da tutuklama kararının verilmesi takdire bağlı bir yetkinin kullanılmasıdır; yani bu gibi durumlarda hâkimler, tutuklama kararı verme konusunda çok daha kolay karar verebilir ise de bu kararı vermek zorunda değildirler.

Peki, “kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı”nın ölçütü nedir? Bunun hukukta kesin ve net bir ölçütü yoktur; olamaz da. Burada hâkimlerin değerlendirme ve takdirleri öne çıkmaktadır. Şimdi diyelim ki bir hâkim ya da bazı hâkimler, bir kişi hakkında, katalog suçlar kapsamına giren bir suçun işlendiğine dair “kuvvetli şüphe sebepleri”nin mevcut olduğunu söyledi ve bu kişiyi tutukladı. Mevcut delillere göre “kuvvetli şüphe sebeplerinin var olduğu” yönünde yapılan bir değerlendirmeyi hemen mahkûm etmek insafla bağdaşmaz. Dosyada yer alan deliller azımsanacak türden deliller değildir.

Bu vesileyle yasal ve Anayasal bağlamda şunlar söylenebilir.

1) Anayasanın 83. ve 14. maddeleri bağlamında hâkimlerin tutuklama kararı verme ve bu kararın kaldırılması (tahliye) talebini reddetme yetkileri mevcuttur.

2) Bu kişilerin üzerine atılan suçlar, katalog suçlar içerisinde yer almaktadır.

3) Yetkili mahkemeler, dosyada yer alan delillerden hareketle bu suçların işlendiğine dair “kuvvetli şüphe sebepleri”nin mevcut olduğunu söylemektedirler.

Bu durumda verilen tahliye talebini ret kararı, Anayasal ve kanuni zeminde meşrudur. Yani tahliye talebini ret kararı bu hükümlerle çelişmemektedir.

Fakat şu da söylenebilir: “Bu hâkimler, daha hürriyetçi ve demokratik bir tutum sergileyerek, takdir yetkilerini bu yönde kullanarak bu kişilerin tahliye edilmeleri yönünde karar da verebilirlerdi. Yetkilerini bu yönde kullanmalarına mani bir durum yoktur”.

Bu mahkemelerin Saddam, Stalin ya da Yassıada mahkemelerine benzetilmesi ise tamamen deli saçmasıdır. Bu, aklı-ı selimi ve vicdanı olan ve Türk yargısının geldiği seviyeyi bilen ve gören hiçbir kişinin kabullenebileceği bir düşünce değildir. Bu, verilen karardan inanılmaz düzeyde acı duyan kişilerden sadır olan saçma sapan değerlendirmelerden ibarettir.

Gelelim halkın seçtiği bu kişilerin tutukluluk halinin sürmesinin milli iradeye darbe vurması meselesine. Bir defa, Anayasada bu kişilerin tutuklanması konusunda yetkilendiren bir Anayasal ya da yasal yetki mevcuttur. Bu yetkinin kullanılması, anayasal ve kanuni zeminde milli iradenin engellenmesi anlamına gelmez. Farz edelim ki, mahkemelerimiz demokratik gerekliliklerle uyumlu olmayan yönde kararlar verdiler. O zaman yapılması gereken, demokrasilerde nihai söz sahibi olan parlamentonun toplanıp bu konuya ilişkin karar vermesi, gerekli Anayasal ve kanuni değişiklikleri yapmasıdır.

Özet olarak söylemek gerekirse, bu kişilerin tutuklanması ve tutukluluk hallerinin sürdürülmesi, ilkesel olarak savunduğum düşünceler bağlamında isabetli olmamıştır. Ama buradaki tutuklama talebinin reddi yönünde verilen karar, Anayasal ve kanuni yetkiler çerçevesinde verilmiş kararlardır. Bu yasal duruma rağmen, bu mahkemeleri Saddam ya da benzeri mahkemelere benzetmek de kısaca insafsızlıktır.

Bütün bu yaşananlar, 1982 Anayasasının ne kadar döküldüğünü bir kez daha ortaya koydu. Belki de bu kriz bir fırsat olur da, iktidar ve muhalefet partileri kişisel ve dar hesaplar yapmaktan vazgeçerek, halkın reel ihtiyaçlarına cevap veren demokratik sivil bir Anayasayı önümüzdeki dönemlerde yapmak için bir araya gelirler.

Önerim şudur: “İktidar ve muhalefet partileri, önce otursunlar, konuşsunlar, sıcağı sıcağına yaşanan bu sorunlara acil bir çözüm bulsunlar, sonra da yeni Anayasanın ana hatları üzerinde anlaşarak, yakın zaman dilimi içerisinde arzu edilen demokratik sivil Anayasayı yapma sürecine girsinler”. Belki de Türkiye için en hayırlı olan netice budur.

Stratejikboyut.com,

27.06.2011

Ayrıca bakınız...

vahap-coskun-02

Şüphe bulutlarını dağıtmak

Sedat Ergin, Kara Havacılık Komutanlığı iddianamesini esas alan on yazı kaleme aldı. Titiz bir incelemeyle, ...