.: Yasemin Abayhan

Suyu Çatlağından Uzaklaştırmamak

Gençken Avrupa Psikoloji Öğrencileri Birliği’nde çalışıyordum, bir toplantısı için Avrupa’nın pek çok yerinden gelmiş arkadaşlarımla Atina’daydık. Şu ana kadar meselenin ciddiyetini çok aksettirememiş olabilirim ama çalışmaktan kastım hangi şehirde olduğunuzu fark etmeden bir kamp hayatına girmektir böyle birliklerde. Biz de bir havaalanını; bir de kamp alanını görmüştük sadece. Son güne kadar koştur kopar çalışınca evsahipleri bizi yorgunluk attırmak için bir meyhaneye götürdüler. Bir tepenin ardında, denize bakan, sıcacık bir yerdi. Masadaki Türkler kendi aralarında şakalaşırlarken bir garson yanaşıp bize Türk olup olmadığımızı sordu. Yunanistan’da bu soru size soruluyorsa karşılaşabileceğiniz tepkilerin anca yüzde onu olumsuzdur ama yine de insan rahatsız olur, hem o sırada Türkiye ile Yunanistan arasında bir post modern savaş misali devam eden Survivor’dan dolayı da ayrıca gergindik, sakin sakin “evet” dedik. Garson’a bu sorunun nedenini sorunca “oranın sahibinin de Turco” olduğunu söyledi, velhasıl o sahip bir on dakika sonra yanımıza geldi.

Ya ben çok küçüktüm ya da o amca çok yaşlıydı. Ama bir süre bu ülkede alınmış bazı kararların kalbini kararttığı o eski insanlarla aynı masada olduğumu hatırlıyorum. Kırık Türkçesi ile konuşmaya başlamıştı bizimle, İstanbul doğumluydu, mübadele zamanında çok gençti, kendisinden pek kibarca olmayan şekilde istenen sahip olduğu pastaneyi kapatıp gitmek. Pastanenin yerini tarif etti uzun uzun, şimdi ismini hatırlamadığım bir yokuştan tam denize doğru inerken yanda kalan ikinci bina. “Artık var mıdır ki o bina?” dedi, bizim bu soru için fazla genç olduğumuzu anlayıp “kim bilir” deyip gülümsedi. “Ev”inden evi olması gerektiği söylenen topraklara geldiğinde ilk başta pek hoş karşılanmadığını söyledi. “İnsanoğlu ama nelere alışmaz ki” dedi, “döndüğünüzde Boğaz’a selamımı iletin” diye ekledi. Üstünden bu kadar yıl geçtikten sonra gelip gelmeyeceğini sordu içimizden biri, “gelemem” dedi, ağzıyla kırgınım demedi ama o “gelemem” buna delaletti. Toplantıdan döndük, annemle babam “Yunanistan nasıldı?” sorusunun karşısında bir tek bu hikayeyi anlatınca ben ağlamaktan sefil oldular. Bu anı da içimde böylece kaldı.

Üstünden yıllar geçip de Hrant Dink’in Fransa’dan gelip Sivas’ta ölen Ermeni teyze ile ilgili söylediklerini dinlediğimde aklımda canlanan “Turco” amcaydı. Çok kültürlü bir yapı olan imparatorluğu bir ulus-devlet haline getirmek kağıt üstünde kolay olabilir ama insanların aidiyet düzeylerini bir emirle değiştiremezsiniz. Gidip göremesek de bize ait köylerimiz var bizim. Bir başka ülkede de olsak derdiyle dertlendiğimiz bir ülkemiz var bizim. En son 15 Temmuz’da İngiltere’de, Brezilya’da, Almanya’da olan arkadaşlarımın pek çok kişiden önce mesaj atarak sinirlendiklerini, burada olamadıkları için ne kadar üzüldüklerini hatırlıyorum. Bir yere ait olmak orada olmayı gerektirmediği için samimiydi endişeleri. “Burada” olmadıkları için de belki de daha berraktı zihinleri.

Bugün içinde koşturmakta ve harala gürele birbirimize laf yetiştirmekte olduğumuz bir sosyal ve siyasî ortamın içindeyiz. “Derdi olmasa güzel ülke aslında ya” cümlesini espri olarak kurabilmenin, sinirlendiğimiz maç skorundan tut da seçim sonucuna kadar pek çok sebepte “Uganda’ya taşınmanın yolları” listesi hazırlayabilmenin, ülkeye gelen her “yabancı”ya kendi toprakdaşlarımızı şikayet etmenin nasıl bir konfor olduğunu buradan gitmek zorunda kalmış olanlara soymakta fayda vardır belki de.

Bir yere ait olmak orada olmayı gerektirmez. Siz yine de çok suyuyla çatlağını ayırmayın zihninizde.

Hamiş: Yıllar önce o gece Atina’da benimle o masada oturan arkadaşım Keith’i 3 hafta önce kaybettim. En son 15 Temmuz’da gönderdiği “stay strong” mesajını unutmuyorum. Bu yazıyı onu tanıyan kimse okumayacak. Ama olsun, rest in peace my friend.

Ayrıca bakınız...

Kemalizmlerin Çatışması

Kemalizmlerin Çatışması

2017 yılının 29 Ekim-10 Kasım sürecinde, Kemalizm bağlamında, siyasî tarihimize geçecek nitelikte gelişmelere şahit olduk. ...