.: Yasemin Abayhan

Suskunluk sarmalını bertaraf edenlere teşekkür borçlu değil miyiz?

2039 YOLDASINIOLDURMEK.inddAnnem siyasetten anlayan bir kadın değildi benim. Açıkçası babamın da anlamasından pek hazzetmezdi. Doksanlarda insanların birbirlerine hakaret etmek için “liboş” dedikleri bir ortamda ve ortaokula giderken ben, babam bana devletin her şeye burnunu sokmasının çok da hoş olmadığını anlatmaya başlamıştı. Annem babamın devletten haz etmemesinden haz etmedi tabii, tıpkı arkadaşları ve akrabaları ile biraraya gelinen her toplantıda babama karşı söylenen cümlelerden hazzetmediği gibi. Ama hiçbir zaman bir şey demedi. Yıllarca annemin Beyaz Türk mahallesinden kopup kendisini 15 yaşından beri “liberal” olarak tanımlayan bir adam ile nasıl beraber olduğunu, söylediklerine sinirleniyor olmasına rağmen onun verdiği siyasi kararlara uyarak nasıl yaşadığını merak edip durdum. Bir gün dayanamayıp ona sorduğumda bana çok basit bir cevap verdi: “Senin baban vicdanlıdır, her kim olursa olsun, kimsenin ölümünü istemez.”

Bu cevabın bana verildiği tarihte pek bir şey ifade etmediğini itiraf etmeliyim. Zira bir insanın başka bir insanın ölümünü isteyebileceği başka bir denklem mümkün müydü? Ondan emin değildim. Sonra büyüdüm ne yazık ki. Bir insanın başka bir insanın ölümünü istemeyebileceği hikayelerin varlığına yönelik şüphelerim de büyüdü.

Buhari Baytekin bana Aytekin Yılmaz’ın “Yoldaşını Öldürmek” kitabından bahsettiğinde bir grubun kendi iç hesaplaşmalarının ne kadar kanlı olabileceğine dair kuşkusuz bazı tahayyüllerim vardı. Ama iç grup infazlarının tanığı olan bireylerin yıllar sonra bile geçmiş dönem cinayetlerine yönelik künt tepkiler veriyor olmaları bana hem Neumann’ın “Suskunluk Sarmalı”nı hem de Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” kavramlarını hatırlattı.

Yoldaşını Öldürmek ömrünün en verimli 10 yılını hapishanede geçiren Aytekin Yılmaz’ın “çemberin içinden” dışına nasıl çıktığının hikayesi. Sosyalizmin bir “ideal” olduğu zihninde o on yıl içerisinde bir hayal kırıklığına dönüşmesinin hikayesi. Bu bakımdan kitabın içerisinde yer alan tepkileri ve kavramları iki ayrı odaktan ele almak mümkün. Yukarıda da belirttiğim gibi, şiddet olaylarını görmemezlikten gelenlerin varlığını açıklayan suskunluk sarmalı ile birey üzerinde oldukça fazla etkisi bulunan grubu normlarından bireysel sorumluluk sayesinde bireyin sıyrılması.

Sosyal psikoloji literatüründen bildiğimiz üzere bireylerin içlerinde bulundukları ve kendi üstlerinde oldukça etkiye sahip olan grupların normlarının dışına çıkmaları oldukça zordur. Grup normlarını ihlal etmek grup içerisinden dışlanmayı beraberinde getirir. Avcı-toplayıcı kültürlerde ölümle sonuçlanan bu dışlanma günümüzde insanların fiziksel olarak ölmelerine sebep olmasa da psikolojik olarak yalnızlaşmalarına ve bir nevi yok olmaya işaret edebilir. Bu yüzden gözlerimizle gördüğümüz, kulaklarımızla duyduğumuz gerçeklerin yokluğunu söyleyen bir grubun varlığında bazen sağır ve dilsiz olur, hatta bazen sağır ve dilsiz olanın ötesine geçer yalancı ve riyakâr oluruz. Orwell’in 1984’ünde Winston’un “Parti”nin dört parmak görüyor olmasına rağmen işkencenin sonucunda beş parmak gördüğünü söylemesi gibi.

İnsanın sosyal bir varlık olması onun hem kurtarıcısı hem de celladıdır aslında. Kendi inşa ettiği sosyal gerçeklikleri “hakikat” zannetmeye başlayıp bu hakikate uymayanları yok etmesi ile kendi zindanını örer. İşte Aytekin Yılmaz da bireysel ve örgütsel zindandan çıkışını anlatmış bu kitapta. Kendisine tebliğ edilen normları, tıpkı Arendt’in vurguladığı gibi, bireysel değerlendirmeden geçirip kabul edemeyeceğini anladığında ve aslında Türkiye tarihinde sanılandan biraz daha farklı olarak hapishanelerin içinde özellikle sol örgütlerin kendi kuralları ile yeni darağaçları kurduklarını gördüğünde reddetmiş. Ne olursa olsun insan hayatının önemini vurgulaması bir yana, Sosyalizm’e yönelik hayal kırıklığının sonucu kalmış çemberin dışında. Kadın haklarının durdurulamaz savunucusu olan PKK’nın örgüt içerisinde yaşanan gönül ilişkileri sonucunda hep zararlı çıkanların kadınlar olduğunu söyleyen Sorgul’u nasıl öldürdüğünü, daha 17 yaşında olup örgüte bağlılığından “ajan” suçlamalarını kabul etmeye Şimel’e Bayrampaşa cezaevinde geceleri mutfakta nasıl elektrik verdiklerini duymak Aytekin Yılmaz’da inandığı değerler ile bu değerleri savunduğunu söyleyen grubun edimlerinin tutarsızlığını göstermiş, haklı da. Örgüte olan bağlılığını kanıtlayabilmek için “kendini öldür” emrini yerine getirmeyi denese de kendini boğamayan “Devrim”in koridora çıkıp “yoldaşlar partiye son görevimi yapmak istiyorum, yardımınıza ihtiyacım var” nidasının sonucunda “devrimci” arkadaşlarının ona “yardım ettiğini” öğrendiğinde vazgeçmiş Aytekin Yılmaz devrimci olmaktan.

Dünyada hiçbir ilke, değer yok ki insan hayatından daha değerli olsun. Doğduğu andan itibaren maruz kaldığı toplumsallaşmanın birer küçük şehidi haline gelmiş insanları anlatmış Aytekin Yılmaz. İnsan zihni ile üretilmiş hiçbir değerin insan yaşamından daha önemli olamayacağını bildiği ve sorumluluğun dağılmasına izin vermeden tanıklıklarını bireysel olarak değerlendirebildiği için çıkmış o girdaptan. 10 yıllık hapishane deneyiminden sonra günlüğüne not aldığı insanların ailelerinin izini sürmesinden, devletin ve sol örgütlerin hapishanelerdeki örgüt içi infazların bir listesini tutup tutmadığını araştırmasından bireysel sorumluluğu ne kadar derinden hissettiğini anlayabiliriz. Aytekin Yılmaz’ın hapishanelerde gerçekleşen infazları anlattıktan sonra mahallesinden dışlanması ve “hain” ilan edilmesi şaşırtıcı olmasa gerek. Her ne olursa olsun bildiklerini ve gördüklerin söylemeye devam etmesi de suskunluk sarmalında görüşlerinden taviz vermeyen ve sarmaldan çıkış yapan kişileri temsil etmekte. Stanford Hapishane Deneyi’ni gerçekleştiren Zimbardo’nun “kahraman” olarak nitelediği insanlara bir örnek Aytekin Yılmaz. İç grubun kendisine dayattığı normlarını kabul etmeyip, daha evrensel bir norma, insan hayatına değer verdiği, bildiklerini söylemekten geri kalmadığı için o bir kahraman bir noktada.

Yılmaz’ın kitabı eğer bu ülkede büyüdüyseniz okuması çok zor bir kitap. Yılmaz’ın kitabı her kim olursa olsun ölümlere sevinmeyen biri iseniz içinize bazı hayaletleri gömmenize sebep olacak bir kitap. Bir hapishanede barış işareti yaparken boğulan Berfin’in hikayesini başka türlü duyamayacağımız için, sırf bu yüzden de okunması, okutulması gereken bir kitap.

Hiçbir zaman adını bile duymadığımız, hiçbir zaman kendisini göremeyeceğimiz Osman Tim’i yad edebilmek için okumamız gereken bir kitap.

Tıpkı Yıldıray Oğur’un “Cumhuriyet’in Beyaz Mağdurları” kitabının önsözünde yazdığı gibi, bu kitapta yer alan ve örgüt infazlarına kurban giden insanlarla belki siyasi olarak hiçbir zaman aynı yere düşmedik, tanışsak belki birbirimizi hiç sevmezdik, belki aynı hikayelere üzülmez, aynı olaylara sevinmezdik.

“Ama ben onlardan yanayım.”