.: Birol Akgün

Suriye’de olan devrim mi iç savaş mı?

Suriye’de devrim ateşinin sönmesi mümkün değil. Ancak devrimin başarılabilmesi için Mısır’da olduğu gibi sokak hareketlerinin kitleselleşmesi gerekir. Aksi halde düşük yoğunluklu bir çatışma ortamında, yıllarca sürecek “ağır çekim bir devrim” süreci izleyeceğiz demektir.

Suriye’de Mart ayında başlayan ve otoriter Baas rejiminin devrilerek yerine demokrasi ve özgürlük temelinde yeni bir siyasi sistem kurulmasını amaçlayan halk hareketleri bütün hızıyla devam ediyor. En güneydeki Der’a şehrinde başlayan ve giderek kuzeye doğru yayılan protesto gösterilerinin en genişi geçen hafta Hama şehrinde yapıldı. Yüz binlerce kişinin katıldığı Hama gösterilerini yerinde izlemeye giden ABD ve Fransız büyükelçilerine karşı Şam yönetimi çok sert diplomatik tepki gösterirken, Esat yönetiminin yönlendirdiği rejim taraftarları da ABD ve Fransız büyükelçiliklerine saldırdı. Bunun üzerine, önce ABD dışişleri bakanı Clinton, ardından da Başkan Obama Esat rejiminin “meşruluğunu yitirdiği” açıklamasını yaptılar. Komşu ülkedeki siyasi kargaşadan en çok etkilenen ülke olan Türkiye ise bir yandan Suriyeli göçmenlere insani yardımlara deva ederken, öte yandan İran gibi bölgesel güçlerle Suriye’deki gelişmelere karşı izlenecek ortak politikalar konusunda diplomatik görüşmelere devam ediyor.

Esad’lı formüller suya düştü

Yaz sıcaklarının arttığı bir dönemde Suriye’deki isyanların topyekûn bir iç savaşa mı dönüşeceği, ülkenin Esat rejiminin reformlarına mı sahne olacağı veya uluslararası toplumun bir müdahalede mi bulunacağı gibi senaryolar bölgedeki tüm başkentlerin tartıştığı olasılıklardır. Zira Suriye’deki isyanların nasıl sonuçlanacağı yalnızca bu ülkedeki siyasi aktörleri ilgilendirmiyor. Nusayri klanının Şam’ı ne kadar kontrol edebileceği veya Esat yönetimi devrilirse yerine kurulacak olan yeni yönetimde Sünni çoğunluğun izleyeceği iç ve dış politikalar da İran’dan Rusya’ya; Lübnan’dan İsrail’e ve hatta Brüksel’den Washington’a kadar uzanan jeopolitik fay hatlarını hareketlendirecektir.

Bölgedeki tüm bu gerçekleri ve kırılgan siyasi dinamikleri en iyi bilen liderlerden biri ise Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’dur. Davutoğlu bir yandan kendisinin son on yılda en çok ziyaret ettiği ve güçlü bağlar tesis ettiği bir bölge ülke olan Suriye’nin kaosa düşmeden barış ve düzen içinde demokrasiye geçişini sağlamaya çalışırken, diğer yandan İran ve İsrail gibi öngörülemez bazı bölge ülkelerinin Suriye’nin siyasi zaaflarından yararlanarak bu ülkenin iç işlerine yönelik askeri bazı oldubittileri de önlemeye çalışmaktadır. Nitekim derin bir iç ve dış meşruiyet krizi yaşayan Esat yönetimi bugünlerde kendisini Türkiye’den çok İran’a yakın hissetmektedir ve İran askerlerinin Suriye’deki isyanları bastırmak için bu ülkeye geldikleri, halka karşı çok sert bastırma tedbirleri uyguladıkları, Suriyeli muhalifler ve göçmenler tarafından da ifade edilmektedir. Bir başka deyişle, nasıl Bahreyn’deki Sünni azınlık yönetimi Şii halkın protestolarını bastırmak için Suudi Arabistan’dan asker talebinde bulunmuşsa, Suriye’deki Nusayri azınlık yönetimi de ideolojik olarak akraba olan müttefiki İran’ın güvenlik güçlerini yardıma çağırmış gözüküyor. Türkiye’nin rahatsız olduğu şey, Suriye’nin İran’la her anlamda iyi ilişkiler kurması değildir. Tersine Ortadoğu’daki farklı ülkeler arasında siyasi, ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi esasen Türkiye’nin izlediği yeni dış politikanın da özünü oluşturmaktadır. Fakat burada rahatsız edici olan iki şey vardır: Birincisi, İran’ın Suriye olaylarına müdahil olmasının Batılı ülkelerde rahatsızlık yaratması ve bunun Libya’da olduğu gibi ani bir şekilde BM Güvenlik Konseyi’nden Suriye’ye yönelik bir askeri operasyon kararı alınmasını tetiklemesi olasılığıdır. Türkiye, gerek geçmişte Irak’taki çekiç güç olayı gerekse son Libya örneğinde gözlendiği üzere dış müdahalelerin bir ülkedeki rejim değişikliğini gerçekleştirmede başarısız olduğunu ve halka yeni acılar yaşatmaktan başka bir işe yaramadığını yakından bilmektedir. Kaldı ki, uluslararası ilişkilerde güç kullanımı devletler ve halklar arasında onarılması güç güven bunalımları ve travmalar da yaratmaktadır. Yeni bir müdahale Ortadoğu’nun sömürge döneminden beri kapanmayan yaralarını yeniden kanatmaktan ve siyasi olarak ise bölgede şiddeti savunan unsurların elini güçlendirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

İran’ın Suriye olaylarına dahlinin Türkiye’yi rahatsız etmesinin ikinci nedeni ise Suriye’nin siyaseten tamamen İran etkisine girmesi durumunda, açık bir dış müdahale olmasa bile bugün İran’a uygulanan tüm izolasyon ve yaptırım politikalarının Suriye’ye de teşmil edilmesi olasılığıdır. Hatta İran müdahale etmese dahi, şu andan itibaren Suriye’deki rejim bir şekilde değişmediği sürece giderek artan oranda uluslararası yaptırımlara maruz kalacaktır. İzole edilmiş bir Suriye ise Türkiye’nin bölge ülkelerinin sömürge geçmişlerinden ve soğuk savaş şartlarından kaynaklanan travmalardan kurtularak, dünya ile ilişkilerinin normalleştirilmesini sağlamaya yönelik entegrasyonist politikalarını akamete uğratacaktır. Oysa uluslararası sistemin yeninde yapılandığı bir konjonktürde küresel sistemde adaletin sağlanarak, kalıcı barışın inşa edilmesi için Ortadoğu ve İslam dünyasının marjinalleştirilmeye değil, dünya ile sağlıklı ilişkiler kurmasına yardım edecek mekanizmalara ve politikalara ihtiyaç vardır. İKÖ gibi örgütlerin küresel barışa daha iyi hizmet etmek amacıyla yeniden yapılandığı bir dönemde, Suriye gibi İslam medeniyet havzasının eksen ülkelerinden biri olan kritik bir devletin barış dinamiklerine katılmak yerine şiddet sarmalına sürüklenmesi, Türkiye’nin en son arzu edeceği bir gelişme olacaktır.

Sünni orta sınıfın isyana bakışı

 Batı ne kadar samimi? ABD ve Fransız elçilerinin Hama’yı ziyareti salt bir iyi niyetten ve demokrasiye yönelik destekten mi kaynaklanmaktadır? Doğrusu bu tartışılabilir. Uluslararası ilişkiler ve diplomasi geleneği bakımından büyükelçilerin bulundukları ülkedeki iç siyasi gelişmelere müdahale etmesi doğru bir davranış olarak kabul edilmez. Ancak bugün Suriye’deki olaylar da, normal bir ülkede yaşanan gelişmeler değildir. Ülke devrimci bir geçiş süreci yaşamaktadır. Üstelik Hama da sıradan bir şehir değildir. Baas rejiminin 1980’lerde giriştiği en acımasız ve en kanlı sindirme hareketi burada yaşanmıştır. Dolayısıyla uluslararası toplum, Beşar Esat’ın babasının otuz yıl önceki katliamlarını tekrar etmesinden kaygı duymakta da haksız değildir. Batılı bazı büyükelçilerin bu şehri ziyaret etmesi ancak böyle bir bağlamda değerlendirilirse anlamlı olabilir. Öte yandan Batılı ülkelerin Hama üzerinden Esat yönetimini uyarmaları başka bazı gelişmelerin habercisi de olabilir. Muhtemelen Batı’nın amacı İran’ın Suriye’deki artan etkisini de dengelemek için Sünni kesimin Baas rejimine karşı direnişin kitleselleşmesini teşvik etmektir. Mezhepsel olarak Suriye’de çoğunluğu oluşturan Sünni nüfusun önemli bir kısmı ülkedeki halk isyanlarına hala yeterli destek vermemektedirler. Özellikle Şam ve Halep gibi kentlerde yaşayan şehirli orta sınıf Esat rejiminden rahatsızlık duysa da, aktif olarak devrimci güçleri desteklememektedir. Bunun temel nedeni ise iç karışıklığın kaos getireceği ve böyle bir alt-üst oluşta ülkenin milli çıkarlarının zarar göreceği propagandasıdır. Deyim yerindeyse, Esat ailesi çeşitli taktikler ve korkutmalarla çoğunluğu esnaf ve tüccardan oluşan şehirli Sünni orta sınıfı hala yanında tutmaya devam etmektedir. Batı’nın yapmaya çalıştığı ise İran faktörünü de kullanarak Baas rejimi ile orta sınıf arasındaki bu ittifakı çatlatmak ve rejim değişikliğini dış müdahaleye gerek kalmadan hızla sağlamaktır. Bu taktiğin ne kadar başarılı olacağı tartışılır. Ancak Suriye’deki geniş kesimleri devrimcilerin safına çekebilmek için özellikle İsrail’in son derece dikkatli bir siyasi dil kullanması ve tehditler yerine barışçıl politikalar izleyeceği mesajını vermesi gerekir. Neticede Sünni kesimler için Filistin davası ve işgal altındaki Golan Tepeleri’nin kurtarılması milli bir davadır ve halkı Esat rejiminin yanında tutan da, hem Hafız Esat’ın hem de oğlunun bu milli davada İsrail’e karşı sergiledikleri uzlaşmaz ve sert tutum olmuştur.

Özetle, Suriye’de devrim ateşinin sönmesi mümkün değildir. Ancak devrimin başarılabilmesi için Mısır’da olduğu gibi sokak hareketlerinin kitleselleşmesi gerekir. Aksi halde düşük yoğunluklu bir çatışma ortamında, yıllarca sürecek “ağır çekimde bir devrim” süreci izleyeceğiz demektir.

Star-Açıkgörüş, 25.07.2011

Ayrıca bakınız...

Geçme Muhannet Köprüsünden, Ko’ Su Aparsın Seni

Geçme Muhannet Köprüsünden, Ko’ Su Aparsın Seni

Dört yıl önce, “Suriyeliler geldikleri yere dönsün” caniliği ilk başladığında, Reyhanlı’da bir grup Suriyeli “geldikleri ...