.: Birol Akgün

Suriye post-hegemonik düzenin ilk işareti mi?

Arap ülkelerinde artık sene-i devriyesini tamamlamış olan devrimci siyasi dalganın en kritik ayaklarından birini oluşturan Suriye’de çatışmalar giderek derinleşiyor. Beşşar Esad sonunun geldiğini anlamış durumda. Buna rağmen tarihin akışını kendi lehine çevirmek umuduyla acımasız yöntemlerle ayaklanmaları bastırmaya çalışıyor. Oysa Baas rejiminin tüm fiziki ve psikolojik şiddet unsurlarını kullanmasına rağmen isyancıların safları giderek genişliyor. Ayaklanmalar ülkenin her yerine yayılıyor. Artık Şam ve Halep’te de halk isyancılara destek vermeye başladı. Başkent Şam’da henüz milyonlar sokağa dökülmüş değil. Ancak artık isyanın son evresine doğru girildiğinde şüphe yok.

Arap uyanışının etkilediği ülkelerin hepsinde isyancı halk hareketleri benzer siyasi, ekonomik ve sosyal motiflerden beslenseler ve sonuca ulaşmak için benzer yöntemler kullansalar da, amaca ulaşmada hepsi aynı hızda ilerleyemiyor. Bazılarında Mısır’da olduğu gibi üç haftada; bazılarında Libya’da olduğu gibi altı ayda baskıcı rejimlerin yıkıldığı gözleniyor. Suriye gibi bazı örneklerde ise siyasi rejimin ömrü daha da uzun sürebiliyor. Halk isyanlarının rejimi devrime ve demokratik sürece geçişi sağlama anlamındaki başarısı,  isyana katılanların sayısı ve örgütlenme güçleri, silah kullanma potansiyelleri, ülke içindeki silahlı güçlerin (polis, ordu vb) aldığı pozisyon gibi içsel nedenler yanında, özellikle uluslararası toplumun ilgili ülkelerdeki gelişmeler karşısında aldığı aktif/pasif tavır gibi dışsal faktörler tarafından belirlenmektedir. Örneğin Mısır’daki Mübarek rejiminin devrilmesini hızlandıran en önemli belirleyici değişkenler, içeride rejim karşıtı isyana katılımın kitlesel olarak yaygınlığı,  ordunun sokak gösterileri karşısında saygınlığını korumak adına tarafsız kalması ve nihayet uluslararası toplumun güçlü aktörlerinin de (başta Türkiye olmak üzere) bu ülkedeki siyasi değişimi açıkça desteklemeleridir.

Devrimlerin sonuca ulaşmasında iç etkenlerin mi daha güçlü olacağı, yoksa dış etkenlerin mi belirleyici olacağı elbette ciddi bir tartışma konusudur. Hatta dış politika analizinde geleneksel realist yaklaşımlar, bağımsız bir aktör olarak “uluslararası toplum” fikrine de temelden karşı çıkarlar. Buna rağmen, küreselleşmiş bir uluslararası ilişkiler düzeninde hegemonik güçlerin ve uluslararası toplum adına hareket ettiğine inanılan Birleşmiş Milletler (BM) gibi örgütlerin kararları son derece önemli olmaktadır. Libya gibi isyancıların yetersiz kaldığı ve otoriter liderlerin şiddet kullanmada sınır tanımadığı ve bu nedenle de ağır insani trajedilerin ortaya çıktığı durumlarda, NATO gibi örgütler BM kararlarına dayanarak baskıcı rejimin devrilmesi sürecinde devrimci güçlere aktif askeri yardımda bulunabilmektedirler. Genellikle bu gibi durumlarda önce Uluslararası Ceza Mahkemesi ilgili ülkedeki despotik liderler ve onların yakınında bulunan sorumlular hakkında “insanlık suçu” işledikleri gerekçesiyle tutuklama kararı vermektedir. Adından da ağır insan hakları ihlali işlenen ülkelere karşı insanlığın onurunu koruma adına, BM Güvenlik Konseyi’nce “insani müdahale” kararı alınmaktadır. Güvenlik Konseyi’nde alınan kararlar ise çoğu zaman beş daimi üyenin karşılıklı müzakereleri ve uzun bir ikna sürecinin sonunda gerçekleşmektedir.     

Suriye söz konusu olduğunda geçmişteki diğer benzer örneklere göre uluslararası toplumun oldukça yavaş hareket ettiği; hatta veto gücünün kullanılması nedeniyle BM’nin tamamen işlevsizleştiği gözlenmektedir.

BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye yönelik karar tasarılarını iki kez veto eden Rusya ve Çin, en son olarak BM Başkanlık Divanı adına yapılan ve hiçbir hukuki bağlayıcılığı bulunmadığı için siyasi sonuç doğurmayan bir “başkanlık açıklamasına” razı olmuşlardır.

Soğuk Savaş sonrasındaki küresel sistemin işleyiş mantığı ile çelişen bu durum nasıl açıklanabilir? Hatta yakın bir emsal oluşturan Libya konusunda Batılı ülkelerin (ABD, Fransa ve İngiltere) çizdiği yol haritasına karşı çıkmayan Rusya ve Çin, Suriye söz konusu olduğunda neden bu kadar sert durmaktadırlar? Aynı şekilde Fransa gibi Batılı ülkeler neden pasif kalmaktadırlar?

Öncelikle belirtmek gerekir ki, her ülke farklı bir örnektir ve genel resim aynıymış gibi görünse de, her ülkedeki değişim kendine özgü şartlarda gerçekleşmektedir. Örneğin Libya söz konusu olduğunda, Fransa gibi kendine göre farklı nedenlerle müdahaleye istekli ülkeler Rusya gibi ülkelere daha fazla baskı yaparak BM’den hızla karar çıkartabilmektedirler. Ancak, Suriye konusunda ne Fransa ne de diğer Batılı ülkeler askeri seçenek konusunda çok istekli durmamaktadırlar. Burada Suriye’de paylaşılacak petrol ve doğal gaz gibi zengin doğal kaynakların bulunmaması kadar, Rusya ve Avrupalı güçler arasındaki zımni siyasi antlaşmalar ve çıkar birlikleri de önemli rol oynamaktadır. Özellikle Avrupa ülkeleri ile Rusya arasında doğal gaz boru hatları üzerinden son yıllarda ciddi bir çıkar bağı oluşmuştur. Bu nedenle Avrupalılar Rusların duyarlı olduğu konularda çok daha ihtiyatlı davranmakta, Rusya’nın çıkarlarına saygı göstermektedirler. Örneğin 2008 yılında gerçekleştirilen NATO’nun Bükreş zirvesinde Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya alınmasını savunan ABD’ye karşı Almanya ve Fransa Rusya’yı kırmama adına ABD’nin planına karşı çıkmışlardır. Şimdi de Rusya’nın Soğuk Savaş’tan bu yana özel ilişkiler içinde bulunduğu Şam yönetiminin askeri yöntemlerle devrilmesine açıkça karşı çıkan Rusya’nın tutumu karşısında, Fransa ve Almanya Suriye konusunda ikircikli bir politika izlemektedirler. Bir yandan Şam yönetimini uyarırken, diğer yandan konuyu Arap Birliği gibi güçsüz bir örgüte havale etmektedirler.

ABD ise Irak ve Afganistan’ın siyasi ve askeri yükünden kurtulmaya çalıştığı bir Ortadoğu’da, Suriye gibi yeni bir maceraya karşı mesafeli durmaktadır. Üstelik seçim yılına girilmişken, Obama yönetimi iş başına geldiği günden beri izlemeye çalıştığı yeni çatışmalardan uzak durmaya dayalı Ortadoğu politikasıyla çelişmek istememektedir. Esasen başından beri Washington yönetimi Suriye konusunda bölge ülkelerinin, özellikle de Türkiye’nin Fransa’nın Libya’da üstlendiği rolü üstlenmesini beklemektedir. Oysa Ortadoğu’daki bir ülkenin, özellikle de komşu bir Arap rejiminin, Türkiye öncülüğündeki birçok uluslu güç tarafından askeri yöntemlerle devrilmesinin Arap dünyasında yaratacağı sonuçları öngörmek o kadar zor değildir.  Türkiye’yi de kara kara düşündüren ve ancak Batı basınının büyük bir iştiyakla desteklediği bu senaryonun gerçekleşmesi kolay olmayacaktır. Üstelik 1991 Kuveyt’i kurtarma operasyonu ve 1 Mart tezkerelerinin gösterdiği gibi, Türkiye’deki kamuoyunun ve silahlı güçlerin, ne amaçla olursa olsun silahlı kuvvetlerin başka ülkeye muharip güç olarak gönderilmesi oldukça zordur. Tarihsel tecrübe, devletin stratejik aklı ve kamuoyu Türkiye’nin Suriye konusunda öncülük yapmasına karşı çıkacaktır. Böyle bir askeri operasyonun tek meşrulaştırıcı temeli, Türkiye’nin güvenlik çıkarlarının açıkça ve yakinen ihlal edilmesidir ki bunun da örneği 1998 yılında Şam ile terör üzerinden yaşanan diplomatik restleşme ve savaş tehdididir.          

Rusya ve Çin’in Suriye politikaları ise daha çok Arap baharının Ortadoğu’daki jeopolitik dengelere yönelik muhtemel etkilerini nasıl okuduklarına bakılarak anlaşılabilir. Hem Rusya hem de Çin, Arap Baharı adı altında Ortadoğu’da gerçekleşen toplumsal gösteri ve ayaklanmaları, bölgede nihai olarak kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına zarar verecek olan dışsal kaynaklı gelişmeler olarak görmektedirler. Üstelik kendileri de otoriter ya da yarı-otoriter rejimlere sahip olan Rusya ve Çin demokrasi dalgasının dünyada yeniden yükselmesinden rahatsız olmaktadırlar. Rusya’daki 4 Mart seçimleri öncesinde kitlesel sokak gösterilerinin artması ve Çin’in 1989 Tienanmen olaylarına yönelik hatırası bu ülkeleri Arap dünyasındaki radikal değişim hareketine karşı oldukça mesafeli durmaya itmektedir.

Sonuç olarak, Suriye’deki halk ayaklanmalarının bahar aylarında giderek alevlenmesi beklenmelidir. Esat karşıtı muhalefetin lidersiz ve örgütsel anlamda güçsüz olması nedeniyle iç dinamiklerin rejimi değiştirme potansiyeli de zayıftır. Türkiye gibi bölgesel aktörler de farklı nedenlerle tek başına ya da birlikte Esat rejimini devirmek için askeri bir operasyona ve hatta muhalefetin silahlandırılmasına karşı mesafelidirler. Bu durumda çatışmaların bir süre daha sürmesi ve giderek Suriye’nin Lübnanlaş(tırıl)ması kaçınılmaz olacaktır. ABD’nin küresel düzlemde oyun kuruculuk rolünün zayıflamasının da doğrudan bir sonucu olarak görülebilecek olan bu belirsizlik ortamının, önümüzdeki yıllarda daha iyi hissedilecek olan post-hegemonik dönemi okuma adına Suriye ilginç bir örnek olacaktır.

 

Star, 26.03.2012