.: İhsan Dağı

Suriye dersleri

Anlaşılan, iktidarı bir ‘varlık-yokluk’ meselesi olarak düşünenlerin yapamayacakları şey yok. Esed’in Suriye’si bunu gösteriyor bize. Bir rejim, bir adam ne kadar zalim olabiliyormuş!

Ölmeyi, öldürmeyi, her türlü işkenceyi nasıl bir ‘hikmet-i hükümet’ mantığıyla haklılaştırabiliyor, bakamadığımız o fotoğraflara, işlenen insanlık suçlarına bir kılıf bulunabiliyormuş. İnsan insana, Müslüman Müslüman’a bunu yapabiliyormuş…

Savaş böyle bir şey. Siyaseti adeta savaş gibi görenler ve göstermeye çalışanlar, muhalefeti, onu bunu hainlikle suçlayanlar bir dursunlar ve düşünsünler. Korku, kin ve nefret üzerinden yürütülen siyasetin, cephelere bölünen bir toplumun, farklı ve muhalif olanı düşmanlaştıran bir zihniyetin varabileceği yeri gösteriyor Suriye…

Siyaset savaş değildir, savaş şaka değildir, hele iç savaş. Devleti de insanları da canavarlaştırır. Ne hak kalır, ne hukuk. Toplum, siyasetin askerî kıtaları haline getirilirse artık birlikte yaşayamaz. Komşusuna, kırk yıllık arkadaşına düşman olarak bakmaya başlar, bir günde kapısına dayanır. Siyaseti ölüm-kalım meselesi yaptınız mı her şeyi meşrulaştırırsınız. Ne ahlak, ne hukuk sınırlar sizi böyle bir durumda.

Böyle bir zeminde iktidar savaşını kim kazanırsa kazansın zaten zulüm kaçınılmazdır. Zalimce yöntemlerle adil bir yönetim kurulamaz. Zulmün kol gezdiği bir ülkede kimin iktidar olduğunun bir önemi yoktur. Güç kullanılarak kazanılan iktidar savaşı savaşanları zaten aynılaştırmıştır.

Suriye bir cehennem. Her ne pahasına olursa olsun iktidara tutunma savaşının vicdanlarda ve ülkede yarattığı bir cehennem.

Bu cehennemden çıkış var mı? Gelinen bu noktada, kısa vadede her türlü barış savaştan daha iyidir. ‘Ölümlerin durduğu, milyonlarca Suriyelinin evlerine dönebildiği, hayatın normalleştiği bir Suriye ister üçe, ister beşe bölünsün, ister Esed, ister Jarba yönetsin’ denilebilir, ama bu mümkün mü artık?

Zor, zor, zor. Belli ki Suriye’de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Esed rejimi olayların üçüncü yılında hâlâ ayakta ve sahada üstünken, hâlâ uluslararası destekçileri arkasında dururken, muhalefet dağılmış, neredeyse El-Kaide’den ibaret hale gelmişken geri adım atmayacak, iktidarı muhalefetle paylaşmayacak. Muhalefeti düşman, hain ve terörist olarak nitelemeye, onlara destek veren veya sempatiyle bakan halka işbirlikçi demeye ve zulmetmeye devam edecek.

Üç yıldır etkin, güçlü ve organize olamayan muhalefet bu saatten sonra da değişmeyecek. Savaş gücünü büyük ölçüde zaten radikal örgütlere kaptıran muhalefetin, meşruiyetini ve uluslararası desteğini günden güne kaybetmesi de mümkün. Afganistan’dan sonra Suriye’de böylesi bir barınak bulan ve güç devşiren, Esed rejimiyle olduğu kadar Özgür Suriye Ordusu’yla da savaşan El-Kaide kalacak geriye. Türkiye, Irak ve Lübnan üçgeninde El-Kaide şiddeti adres sormayacak, bütün bölgeyi kana bulamaya devam edecek.

Ne Rusya’nın ne de İran’ın Esed’i iktidarı bırakmaya veya paylaşmaya ikna etmesini beklemek abes. Belki Ruhani, Batı’da başlattığı sempati atağını taçlandırmak üzere Suriye’de arabulucu bir rol oynayabilir, kapsamlı bir çözüm modeli olmasa da kısa vadeli insanî tedbirler ve ateşkes konularında katkı sağlayabilirdi. Ama son anda Cenevre 2’ye çağrılmaktan vazgeçildi. İran’ın olmadığı bir masada Suriye krizinin çözülmesi de, İran’ın Esed’siz bir çözüme evet demesi de beklenmez.

Mevcut koşullarda Cenevre 2’den bir sonuç alınamayacak. Herkes olduğu yerde duracak, kan akmaya, insanlar göçmeye, işkenceler yapılmaya devam edecek. Yazık, yazık, yazık…

Türkiye çok uzak değil Suriye’ye. Onların acılarını durdurmaya, dertlerine ortak olmaya çalışırken yaşadıklarından da dersler çıkarmalıyız. Siyaseti savaş gibi görmekten, toplumu düşmanlaştırmaktan, iktidar için her yolu, hukuksuzluğu meşrulaştırmaktan kaçınmalıyız. Arabanın tekerinin bir defa yoldan çıkmasına izin verirsek koca ülkeyi uçurumun dibinde bulabiliriz.

Bu yazı Zaman Gazetesi’nde yayınlanmıştır.