.: Tayfun Gümüş

Sosyolojik Monomorfizm ve Farklılıklarımızla Yaşamak

Sosyolojik monomorfizm her yerde. Metrobüste, metroda, okulda, markette, camide, sokakta… Oysa benzemezlik ve eşsiz olma durumu (unique/original) daha iyi değil midir insan için? Niye hep birilerine benzemeye çalışıyoruz ki? Ben “benim”, o da “o”. İnsan farklılıkları ile güzel! Farklılıklar muhtelif fikirlerin doğmasını ve canlı bir entellektüel ortamın oluşmasını sağlar. Buna rağmen memleketten insan manzaraları karşısında insan Garaudy’nin şu enfes sözünün ne kadar isabetli olduğuna şahit oluyor: “Önemli olan bir adamın imanı hakkında ne söylediği değil, bu imanın ona ne yaptığı, onu ne hale getirdiğidir.” Peki soru şu: Eylemlerimiz inancımızın neresinde? Rab hakikate ulaşmanın yollarının farklı farklı olacağını bize göstermedi mi? Madem hakikate farklı güzergâhları kullanarak ulaşabilmek mümkündür. Bunun ispatı ise eğer böyle olmamış olsaydı Yaratıcı farklı meziyet ve karaktere sahip insanların aynı hakikate ulaşabilmesini salık vermemiş olurdu. “Din bir iddiadır, onun içyüzünü gösteren Ahlâk’tır” cümlesinin anlamı şudur: Din; iyi olmanın, ahlâklı olmanın, herkese adaletle muamele etmenin, kardeşlik içinde yaşamanın ve dahi esbaba edepsizlik yapmamanın iddiasıdır. İddianın ispatı; o dinin/mensuplarının ahlâkla imtihanıdır! İnandığımız din bize farklı düşünenlere hayat hakkı tanıyor, bunu toplumu zenginleştirici birer unsur olarak görüyor, Allah’ın varlığının kanıtı, birliğinin ispatı ve iyiliğin, dayanışmanın birer nişanesi olarak tanımlıyor. Madem yaratıcı tektir ve yegâne büyüklük sahibidir, o zaman yaratıcıya hangi yönden bakarsanız bakın O’nu bulur, O’na vasıl olursunuz. Farklı açılarda durmak, farklı düşünsel altyapılara sahip olmak O’na ulaşmanın yolunda engel değil, zorlu ama tatlı bir dönemeçtir. Bu dönemeci aşmak sadece o yolcunun değil tüm yolcuların sorumluluğundadır. Bu sorumluluk da onları aynı düşünce kalıbına sokarak işin kolaycılığına kaçmaya neden olmamalı. Bilakis herkesi kendi düşünceleri ve davranışları ile kabul ettikten sonra onlara bu yolun sahibinin güzelliğini ve bizi koştuğu bu yolun ne kadar lezzetli ve ulvi; ama bir o kadar da zorlu olduğunun idrakine ilkin kendimiz varmamız ve talep edenlere de vardırmamız gerekiyor. Bu “gerekiyor” edimi ise cebrî değil, kalbî olmalı kuşkusuz.

Düşüncelerimizi bu doğrultuda nasıl rehabilite ederiz? Kuşkusuz eleştiri yordamı ile. Churchill der ki “Eleştiri belki güzel bir şey değildir, ama gereklidir. Ağrıyla aynı işi görür. Çünkü ağrı da vücutta bir arıza olduğunu haber verir.” Her görüşün ifade edilebilmesini (ahlâkî sınır korunduğu müddetçe) makul ve meşru görmeliyiz. Böyle miyiz peki? Cevabım sorum kadar net değil. Toplumsal ve siyasî düzlemde hiç kimse eleştirilemez değildir. İnsan “insan” olmanın verdiği kabiliyetle içinde bulunduğu ahval hakkında düşünmeye programlıdır. Bu düşünme de pek tabiî bir süre sonra dil kılıfına bürününce “eleştiri” de kaçınılmaz oluyor. Nasıl oluyor da biz böylesine aslî ve hayatî bir güdümüzde bile bir kayıp yaşıyoruz? Cevabı Chandel’de ve Ahmet Hamdi Tanpınar’da buldum. Chandel der ki “Günümüz insanı için büyük tehlike atom bombasının patlaması değil, insan mahiyetinin başkalaşması, beşer türünün “insansızlaştırılması“. Ahmet Hamdi Tanpınar üstad da “Cahilsin, okur öğrenirsin. Gerisin, ilerlersin. Adam yok, yetiştirirsin. Paran yok, kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.

Elhasıl yaşamak da farklı kalabilmek kadar meşakkatli bir iş. Nefes almaktan, yemek yemekten, yürümekten, koşmaktan, içinde bulunduğumuz hâl ve ahvâlden huzur ve sükûnet duymaktan, sair uğraş veya hislerden çok daha fazlasıdır yaşamak. Evet, bunlarla beraber tüm olumsuzlukların da toplamı olan “yaşam”, bu toplamı da aşkın bir mahiyete sahip aynı zamanda. Tolstoy benim anlaşılması için uğraş verdiğim bu hakikati tek cümlede açıklamıyor mu? “Yiyordu, içiyordu, uyuyordu, uyanıyordu; ama yaşamıyordu.” İnsan ruhen çok derinlikli bir varlıktır. Öz itibariyle kendini şu kısa hayatta muvakkaten değil, mütemadiyen tatmin edecek şeyleri arzular. Geçip giden lezzeti çok tercih etmese de aslında çoğu zaman onun peşinde koşar durur. Oysa ki Ebüssuud Efendi’nin bir şiirinde dediği gibi “Sevinçle geçen zamanlar bir an; üzüntüyle geçen bir gün de bir senedir.” Geçici lezzetler ve makamlar için planlar yapar, kafa yorar, mücadele eder ve belki de hedefine varmak adına fıtrî yollardan saparak hataya, günaha düçâr olur Jean-Paul Sartre’ın “Her şeyi çok ciddiye alıyorum, sanki ölümsüzmüşüm gibi…” sözünde bahsettiği “ölümsüz olma” durumunda olduğunu zannederek. Şanslı olanlar hatalarından üzüntü duyar, ders çıkarır. Daha az şanslı olanlar ise hatalarından üzüntü duyar ama ders çıkaramaz, tökezler ve bu hata sarmalından kurtulmazlar. Buna rağmen şansız olanlar da vardır kuşkusuz. Bunlar ise nedametin iklimine henüz kavuşamamış olanlardır. Onlar hataya, günaha düştüklerini dahi bilemezler. Hastalığını bilmeyen tedaviyi aramaz sonuçta. Bu grupta en değerli olanlar kuşkusuz ilk gruptakiler. Bunlar ve ikinci gruptakiler henüz utangaçlık duygularını kaybetmeyenlerdir. Utangaçlığın fazileti konusunda yine Tolstoy’a kulak verelim: “Verdiği utangaçlık için Tanrı’ya şükrediyorum. Utangaçlığım beni yozlaşmaktan koruyor.” Ne müthiş bir tespit! Utangaçlık varsa demek ki hâlâ insan olmanın mahiyetinden geri dönülemeyecek kadar uzaklaşılmamış. Her şeyi düzeltme imkânı var demektir. Acı çekmek, pişman olmak olumsuzluğa gönderme yapmaz çoğu zaman. Onlar insanı insan yapan, olgunlaştıran duygu durumlarıdır. Cioran’ın tespitine katılmamak mümkün değil: “Acı çekmemiş biriyle yapılan her sohbet gevezeliktir.”

Evet, farklılıklarımızla yaşamak zor iş. Ama fıtrata uygun yaşamak çok daha zor. Zaten kolay olanın da hayatta pek bir tadı yoktur hani. Önemli olan bu zorluklardan yılmamak, başlangıç noktasından, bir daha varamayacak kadar uzaklaşmış olmamak ve devası olmayan şeyleri çok fazla tefekkür ve tezekkür etmemek. Shakespeare’in sözüyle bitirirsek “Devası olmayan şeyleri unutmak gerek.”