.: Atilla Yayla

Sosyalistlerin ve Faşistlerin Burjuva Düşmanlığı

Popüler siyasî kültürde, sosyalistlerin burjuvaya karşı olduğu, faşistlerinse burjuvaya sempati duyduğu, hatta burjuvanın, başı sıkışınca, faşizmi oluşturduğu, faşizme başvurduğu fikri baskın ve yaygındır. Gerçekle hiç alâkası olmayan bu fikir -daha doğrusu inanç- sosyalist düşüncenin kültürel ve entelektüel hâkimiyetinin -çoğu zaman tahakkümünün- işaretlerinden ve sonuçlarından biri.

Burjuva sınıfı, başka bir yanlışla, mülk sahibi zenginlerle -bazen sırf toprak sahipleri ve aristokratlarla- özdeşleştirilmekte. Oysa burjuva olmanın şartı, kendi ayakları üstünde durmaya yetecek bir yeteneğe, güce, imkâna- vasıflı iş gücü, meslekî uzmanlık, ticaret yapma kabiliyeti vb. gibi- sahip olmak ve devletin toplumsal hayata müdahalelerinin bireyin kendi hayatını sürdürme ve işlerini çekip çevirme sürecini temelden aksatmamasını talep etmektir. Bu çerçevede vasıflı bir işçi, işini iyi yapan bir serbest doktor, becerikli bir bakkal ve gayretli bir tüccar burjuvadır. Bu satırların yazarı da kendisini toplumsal konumu bakımından burjuva tabakası içinde görmekte ve bundan memnuniyet duymakta.

Yukarıdaki tanım burjuvanın siyasî felsefesiyle ilgili önemli ipuçları verir. Bunlar, bireylerin hak sahibi özneler sayılması ve kamusal otoritenin bireylerin bu vasfını budayacak müdahaleler ve politikalardan uzak durması olarak özetlenebilir. Başka bir deyişe, komünistlerin ve faşistlerin -bu sefer- haklı olarak tespit ettikleri gibi, burjuva liberal dünya görüşüyle bir ilişki içindedir. Burjuva tabakası mensuplarının,  fikirleri farklı olsa bile, varlığını koruyabilmesi ve hayat faaliyetlerini sürdürebilmesi devlete liberal siyasî felsefenin hâkim olmasına bağlıdır. Komünistlerin ve faşistlerin yanıldığı nokta, bu felsefenin yalnızca geleneksel üst sınıflara faydalı olduğunu sanmaları. Neyse, bu ayrı bir konu…

Komünistler ve faşistler her konuda uzlaşma içinde olmadılar, ama uzlaştıkları önemli noktalardan biri burjuva karşıtlığıydı. Her iki çizgi de burjuvaziden ve onun eseri veya ona hizmet ediyor gördüğü her şeyden nefret etti ve onları yıkmaya çalıştı. Ne yazık ki bu felsefî ve tarihî gerçek popüler kültüre neredeyse hiç yansımıyor. Kitapçılarda ve kütüphanelerde karşınıza çıkacak kitaplar muhtemelen yazının başında özetlenen hurafeyi kesin gerçek gibi aktaran türdleren olacaktır. Çok şükür, arada sırada hakikati ortaya seren kitaplar da yazılıyor, yayımlanıyor ve Türkçeye çevriliyor. Bunlardan biri Richard Overy tarafından kaleme alınan, orijinal adı The Dictators: Hitler’s Germany and Stalin’s Russia olan, Türkçeye Hitler ve Almanya’sı Stalin ve Rusya’sı olarak (Ceren Günger tarafından) çevrilerek Erko yayıncılık tarafından yayınlanan kitap. Uzun zamandır sırasını bekleyen bu kitabı nihayet okudum ve zaten meraklı olduğum ve haklarında epeyce şey bildiğim komünist ve nasyonal sosyalist diktatörlükler hakkında yeni bilgiler öğrendim. Önceki bigilerimi teyit eden bir bilgi bu iki insanlık dışı sistemin burjuva düşmanlığındaki ortaklığı.

Richard Overy’nin büyük bir vuzuhla işaret ve izah ettiği üzere, hem Rus sosyalizmi hem Alman nasyonal sosyalizmi ayrı ideal devletlerin peşinden koşmakla beraber bir amaçta birleşiyordu: Sınıfta veya ırkta birleşen sınıfsız bir toplum yaratmak. Bu amaç birliği tesadüfen gerçekleşmedi; hem Hitler hem de Stalin I. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan “burjuvazi çağı”nı, sınıflara ayrılmış bir toplum yarattığı gerekçesiyle suçlayan bir duygu ve düşünce dalgasının mahsulüydü. Overy’nin çevirisini düzelterek aktardığım ifadeleriyle, “Stalin, Marx’ın iyi bir öğrencisi olarak, baskının toplumsal güçlerinin cisimleşmiş hali olan burjuvaziden nefret ediyordu; aynı zamanda kibirli ve onursuz bulduğu burjuva değerlerine derin ve hakiki bir düşmanlık besliyordu.” Hitler de aynı kafadaydı, 1920’ler ve 1930’lar boyunca Hitler’in konuşmalarında ve yazılarında yer alan başlıca unsurlardan biri burjuvazi düşmanlığıydı. Hitler’e göre burjuvazi kârdan başka hiç bir şey bilmiyordu ve ‘Ata yurdu’ burjuvazi için sıradan bir kavramdı.

Stalin’in ve Hitler’in dilinde burjuvazi kavramı bir toplumsal tespitten ziyade ağır suçlamalar için ve/veya onlarla birlikte kullanılmaktaydı. İki diktatörün sempati duyduğu felsefe burjuvaziyi toprak sahipleri ve aristokratlardan oluşan eski elitlerle özdeşleştirmeye daha yakındı. Ama diktatörlük sisteminin kurulma ve yaşama çabaları sırasında, Sovyetler Birliği’nde, asıl anlamına daha yakın biçimde kullanıldığı durumlar oldu. Sovyetler’de ‘burjuvazi’ yoksul köylüler veya bedenen çalışan işçiler arasından gelmeyenler için kullanılıyordu. Öncelikle sanayileşmemiş Rusya’da burjuvazinin açıkça tanınamaması ve tanımlanamaması yüzünden ‘eski halk’ sayılanlara -rahiplere, Çarlık yanlısı askerlere, memurlara- burjuvazi dendi. Burjuvazi kavramı aynı zamanda iç savaşta Beyaz Ordu’da savaşan veya Beyaz Ordu’yu destekleyenlere, 1920’lerde Yeni Ekonomi Politikasının (yani serbest piyasaya kısmî dönüşün – geçişin) ortaya çıkardığı (köylü) üretici ve tüccarlara da yapıştırıldı. Hitler ise hesaplı, bilinçli bir duyarsızlıkla ve Alman halkının değil kendilerinin menfaatlerinin peşinden koşmakla ve sınıf kıskançlığına sebep olmakla suçladığı burjuvaziye, sanayicilere ve bankerlere ilâveten, prensleri, generalleri ve toprak sahiplerini de burjuvaya ekliyordu.

Hem Hitler’e hem Stalin’e göre burjuvazi toplumun, halkın değil, kendisinin iyiliğini ve çıkarlarını düşünüyordu. Maddi kâra tapıyor, halkın, iş verdiklerinin içine düştüğü çalkantıları önemsemiyordu. İki diktatörün ve sınıflı toplumun yerine yaratmak istediği, tam manasıyla bütünleşmiş, birleşmiş toplum için burjuvazinin dışlanması, tasfiye edilmesi gerekiyordu. Marksist-Leninist Stalin’e göre, teoriye uygun olarak, Sovyetler Birliği’nde bu kaçınılmaz olarak vuku bulacaktı. İşçi-köylü devleti bu işi yapmaktaydı. Nitekim Hitler, 1936’daki parti kongresinde Sovyet komünizminin insanlık için değersiz Rus burjuvazisinden kurtulduğu için özel olarak takdir etmişti. Zaten 1936’da yeni evlenen çiftlere nikah hediyesi olarak verilmesi emredilen kitabı Mein Kampf’ta genç Almanları “burjuva düzeninin tamamen yıkılışının son şahitleri” olmaya çağırmıştı. Ocak 1945’te Üçüncü Reich’ın sonunda bir dinleyici kitlesine konuşurken “Burjuvazi çağı bir daha geri dönmemek üzere sona ermiştir” dedi.

Ne Hitler’in ırk sosyalizmi ne de Stalin’in ortodoks sosyalizmi burjuvaziyi yok ederek organik toplum yaratabildi. Bu hastalıklı ideali hayata aktarma çabaları sadece Almanlara ve Ruslara değil, içlerindeki, etraflarındaki ve tüm dünyadaki başka halklara da ağır zararlar verdi. Bugün geldiğimiz noktada biliyoruz ki, burjuvazi düşmanlığının ve burjuvaziyi zorla tasfiye etme çabalarının bu çabaların sahiplerini ve önlerine katıp sürdükleri veya peşlerine takıp sürükledikleri toplumu götüreceği yer barış, özgürlük ve refah değil, savaş, kölelik ve ekonomik sefalet olacaktır.

Bu konuda günümüzün sosyalistleri ve faşistleri, özelikle ‘yerli’ olanları, ne düşünüyor acaba?

9 Eylül 2019