.: Berk Ünlü

Sorunların Merkezinde Şanghay Beşlisi mi Var?

Türkiye kısa vadeli zannedilen ancak, uzun ve yapısal nedenlerden yaşadığı problemlerine çareler arıyor. Günlük döviz kuru değişikliklerinden, siyaset içerisindeki çeşitli karmaşa ve uyumsuzluklara kadar karşılaşılan çok çeşitli problemler, ülke içerisinde özellikle siyaset dünyası ile ilgili olanların üzerinde baskılar yaratıyor. Yaşanılan sıkıntılar ve belirsizlikler dünyasından olabildiğince çabuk çıkmak için ortaya konulan fikirler ve çözüm önerilerinden beklentiler yüksek. Kısa vadede ise sorunların üstesinden gelinebilmesini beklemek ne kadar doğrudur? Sorunların sadece bir iktidar-muhalefet karmaşasından veya siyasetin günlük kısıtlı çekişmelerinden gelmediğinin düşünülmesi ile aslında daha kalıcı çözümlere ulaşabilir. Bu Türkiye’de elbette geliştirilebilir. Burada bunun gerçekleşmemesinin önünde bizce yine sığ pragmatik faydacı politikalar geliyor. Pragmatizmin çıkış yolu olarak görülmesi ve yapısal sorunlara anlık-günlük-kısıtlı cevaplar getirilmesi aslında orta-uzun vadede çözümün maliyetini de arttırıyor.

Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun problemli yanlarına bakarken düşünmeden edemediğim bir noktaya geldim. Ekonomik problemlerin “Çin modeli” ile geçiştirilmek istenmeye başladığı günlerde Türkiye’nin bir müddettir kendini yönlendirdiği Şanghay Beşlisi (ŞB) siyaseti, en azından orta vadeli problemlerinin sebebi olabilir mi?

ŞB’den konuşurken elbette konunun merkezinde Rusya ve Çin var. Aslında kendi aralarında da ciddi rekabetler yürüten bu ülkelerin bir çeşit “ortaklığı” veya “görünürdeki ortaklığı” küresel siyasette ve uluslararası ilişkilerde kendisini aktör haline getirmiş bir konumda. Tabiî bu otoriteryen ve yer yer totaliter özellikler gösteren ülkelerin ortaklıklarının dünyaya yansıyan siyasetleri, özgürlükler açısından ne kadar istenen bir durumdur, buna bu yazıda pek değinmeyeceğim ancak kısaca belirtmekte fayda var ki; Türkiye bu Beşli ile içinde bulunduğu pragmatik ilişkiden, iktidar tarafından “hiç beklenmediği” şekilde zararlar görebilir. Yoksa iktidar bu tip zararları da göze almıştır diyebilir miyiz? Zaman bunun yanıtını bize gösterebilecektir.

Merkeze Rusya ve Çin’i koyduktan sonra, en başta Türkiye’nin bu ülkeler üzerinden küresel ittifaka girme çabalarının özgürlükleri zedeleme maliyetlerinin çok büyük ve can yakıcı olacağını söyleyebiliriz – hatta siz çokça yakmaya başladı bile diyebilirsiniz ve bu dediğinizde haklı da olabilirsiniz-.

Türkiye’nin AB ve özellikle “Batı” karşısında tavırlar alıp kendisine ŞB’de yer aramaya başlamasıyla içinde bulunduğu problemlerin başlaması arasındaki ilişkiyi iyi analiz etmek gerekir. Elbette bu iki ülke – Rusya-Çin – dışlanarak uluslararası küresel siyaset yapamazsınız ama bu iki ülkeyi neredeyse “dost” ülkeler noktasına getirerek kendinize çıkar yolları ararsanız problemlerin içinde neden bulunduğunuzu açıklayan önemli bir maddeyi bulabilirsiniz. Tayyip Erdoğan aslında sığ bir yaklaşımla, Türkiye’yi ŞB siyaseti ile tanımlamaya çalışmasından beklediği kazançları bulabildiğini ne kadar iddia edebilir? Küresel siyasetin işleyişinde reel politik önemlidir ancak otoriter – totaliter eğilimler sergileyenlerle kurulacak ittifakların maliyetleri de reel politikin içindedir. Yoksa bu maliyetler bile mi göze alındı? İktidardan bu konuda ciddi ve detaylı açıklamalar beklemek Türkiye vatandaşlarının bizce hakkı ama günümüz koşullarında bunun gerçekleşmesini beklemek de pek “gerçekçi” değil. Gerçi bu tip konular her zaman satır aralarından veya dış politikanın genel gidişat ve eğiliminden çıkarılır demek de sanırız yanlış olmaz.

Varsayalım ki ŞB üzerinden bir ekonomik kazanç ve çıkar yakaladık. Bunun özgürlüklerimize olan yansımaları ne olacaktır? Bununla nasıl mücadele edeceğiz? Türkiye’de majör siyaset yapanların neredeyse tamamının otoriteryen eğilimler içinde olduğunu da bildiğimizden, ŞB otoriteryenizmi ile birlikte “çıkış” yakalayan bir ülke olunması halinde “özgür olmak isteyen bireyi” neler bekliyor? Zaten özgür bireyin karşısına dikilmiş olan “devlet” yeterince zarar vericiyken devletçiliğin ve otoriteryenizmin artması bireye hangi ek zararlar ve maliyetleri getirecektir?

Bir yandan şöyle de doğal olarak düşünebilirsiniz: Türkiye’nin ŞB’ye kaymasının temel sebebi olarak AB’nin Türkiye’ye yaklaşımları vardır. Türkiye AB’den uzaklaşırken, AB de bilinçli bir şekilde Türkiye’den uzaklaşıyor. Bu durumdaki bir Türkiye’nin küresel ittifak alternatiflerinden hangisini veya hangilerini seçmesi gerekir? Bu ciddi ve gerekli bir sorudur ve Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerinin aslında uzun vadeli problemlerinin anlaşılmasında önemli bir noktadır. İşin içine reel politikin maliyet ve kazançları da girince bu iki taraf arasındaki belirsizlik belki de en büyük zararı Türkiye vatandaşlarına veriyor. Aynı zamanda şöyle bir durum da var: Türkiye’de vatandaşların ne kadarı AB siyasetinin içinde olmak istiyor? İktidar AB’nin bir kesim tarafından istenmemesini bir gösterge olarak görüyor olabilir mi? Türkiye’nin Batı siyaseti içerisinde olup olmama kültürü ve bu kültürün belirsizliklerinin içinde yaşamaya devam ediyoruz. Bu durum maalesef ŞB alternatifinin içine sürüklüyor Türkiye’yi dersek çok problemli bir cümle kurmuş olmayız.

Batıdan uzaklaşılmasının getireceği güvenlik problemleri ve tehditlerine ne demek durumundayız? Çok ciddi bir yalnızlığa uğrayabilir mi Türkiye? Hem Batı ittifakından uzaklaşıp hem de ŞB siyasetinde “tam zamanlı” bir aktör olamamak problemleri karşısında küresel ve uluslararası güvenliğimizi “yerli ve milli” yollarla mı sağlayacağız? Bunu ciddi ciddi bir alternatif olarak görenlerin ne kadar izolasyonist milliyetçiliğe oynadıklarını da siyaset içinde görebiliyoruz.

Zedelenecek bir Batı ittifakından uzaklaşmanın getireceği sonuçları geri çevirmek istediğimizde de büyük sıkıntılarla karşılaşabiliriz. Batı dünyası tüm misafirperverliği ile her zaman bizi beklemek istemeyebilir. Reel gelişmeler içinde Orta Doğu siyasetinde “Batı” yeni stratejiler ile yoluna devam eder ve artık ihtiyacı kalmadığı bir Türkiye’yi izolasyonist yalnızlığa itebilir. Mesele “F-35’lerin parasını verdik, parça desteği sağlıyoruz,” kısıtlılığının çok ötesine geçebilir. Küresel dünyada eski moda bir “kendine yeterlilik” slogan ve mottoları ile gidebileceğimiz siyaset endişe verici.

İzolasyonist milliyetçiliğe takılıp kaldığımızda yeri gelir ŞB’nin de bizi tamamen önemsizleştirdiğini görebiliriz. Bu ciddi bir olasılıktır. Oradan da dümeni Orta Doğu petro-dolar çevrelerine mi kırarız? Hemen şunu söyleyenler olacaktır: Zaten çoktan kırdık. Bu politikanın da “çok boyutlu ve taraflı” uluslararası siyaset ile haklılaştırılmaya çabalanması elbette var. Çok boyutlu ve taraflı uluslararası ilişkilerin gerekliliği yadsınacak değil ama izolasyonist yalnızlık içerisinde kalmış Türkiye’nin çok boyutlu ve taraflı uluslararası ilişkiler içinde olmadığını da belirtmemiz gerekebilir.

Hepsinin yanında en büyük sıkıntıyı yaratacak durum ise iktidarın orta vade için bile stratejisinin olmadığıdır. Bu ciddi bir iddia. Erdoğan’ın “Daha Adil Bir Dünya Mümkün” düşüncesinin olumluluğu, gerekli uluslararası kazançları sağlamada yetersiz kalabilir. Ben durumun böyle olmadığını düşünmek istiyorum. Türkiye’nin çok çeşitli zorluklarla elde ettiği küresel pozisyonunu özgürlükçü bir siyaset ile şekillendirerek “doğru” yerde durması gerektiğini bildiğini varsayıyorum. Bu durumu iktidar-muhalefet ikilemi ve tartışmaları içine de sıkıştırmak istemiyorum. Başka bir yazıda da muhalefetin ŞB – AB-Batı ikilemlerinde neleri yaptığını veya yapabileceğini ele alabiliriz.