.: Atilla Yayla

Siyasî Bir İlke Olarak Hakikat Çoğulculuğu

Siyaset felsefesinin temel sorunsallarından biri, siyasî sistemin bir hakikat üzerine kurulmasının gerekip gerekmediğidir. Birçok yazar ideal siyasî sistemin hakikat üzerine kurulabileceğini düşünür. Hakikati keşfetmeye ve pratiğe aktarılabilir formüllerle ifade etmeye çalışır. Bu tür bir çabanın, belki de kaçınılmaz olarak, bir doğru insan ve doğru toplum tasavvuruna dayanması beklenir. Bunu doğru ahlâk kodu, doğru din veya ideoloji ve doğru davranış biçimleri izler.

Hakikat arayışı temel insanî ihtiyaçlardandır. Aynı şiddette olmasa bile çoğu insan bir hakikati keşfetmeyi ve ona bağlanmayı ister. Aksi takdirde boşlukta kalacağını hisseder, hayata anlam veremeyeceğini düşünür. Dolayısıyla, hakikat arayışı insan hayatının hiç sona ermeyecek faaliyetlerinden. İlginç bir şekilde, araştırmalar, bir hakikat anlayışına sahip kimselerin, öyle olmayan insanlara nispetle daha huzurlu ve mutlu olduğuna dair verilere ulaşmakta. Örneğin, dindar muhafazakârların,  dinî inancı olmayanlarla karşılaştırıldığında, daha fazla mutluluk ifade ettiklerini gösteren birçok çalışma var.

Bireysel alanda gayet anlamlı, yararlı ve kaçınılmaz olan hakikat arayışı ve anlayışı bir siyasî ilke hâline getirilebilir mi? Getirilirse insanlığa yararlı sonuçlar verir mi? İnsanlar bu konuda nadiren kafa yorar. Bunun sebebi, tam da burada bir yanılsamanın devreye girmesi. Çoğumuz, kendimiz için iyi olanın otomatikman bütün toplum için de iyi olması gerektiğini düşünürüz. Ömürlerini bu yolda arayan devrimci ve yeryüzünü tanzim edici Tanrısal çabaların ardında yatan ana motivasyon da budur.

Sivil toplumun ve piyasanın çoğulcu olmasına karşılık siyasî alan tekelcidir. Bir coğrafî alanda birden fazla siyasî otorite, karar ve uygulama olamaz. Fantezi gibi görünüyor ama keşke aynı alanda devletler arasında rekabet mümkün olabilseydi. Bu durumda devletler vatandaşlarına daha iyi muamele etmek zorunda kalırdı. Rekabet onları terbiye ederdi. Kötü muameleden rahatsız olan bireyler çıkış hakkını kullanarak devletler arasında tercih yapabilirdi.

Bazı yazarlar devletin tamamen teknik bir aygıt olması gerektiğini savunuyorsa da, her devlet bir siyasî felsefeye dayanır. Devletin tekelciliği siyasî felsefe alanına da yansır. Devletler aynı anda birden çok felsefeyi varlıklarının temeli ve varlıklarını o birden çok felsefenin aracı hâline getiremezler. Varlığının meşruiyetini bir hakikat anlayışına dayayan her devlet diğer hakikat anlayışlarını dışlar. Faaliyetlerini kendi hakikat anlayışının hizmetine koşan her devlet diğer hakikat anlayışlarına sahip bireylere baskı yapar, ayrımcılık uygular. Bunu tam olarak yapan devletler totaliterdir. Ancak, bu problem demokratik devlerde dahi bir ölçüde belirir. Nedeni, siyasetin doğasıdır.

İşte bu yüzden devletler hakikat üzerine kurulmamalı. İyi devletin dayandığı felsefe vatandaşlarına bir hakikati empoze etmeyi değil farklı hakikat tercihlerine sahip vatandaşları bir arada tutmayı öngörür. Bu, devletin küçük olmasını, toplumsal hayata keyfî ve ayrımcı müdahalelerden uzak kalmasını, prosedürel kurallar üzerinde yoğunlaşmasını gerektirir. Ancak, tereddütsüz söyleyebiliriz ki, bu temel ilke çok az anlaşılmakta ve daha da az benimsenmekte. Hayatın çoğulluğu ve dayatması olmasa, hakikat tekeline sahip olduğuna inanan grupların devlet marifetiyle tüm toplum üzerinde tahakküm kurması işten bile değil. Başka bir deyişle, biz orta ve uzun vadede hak ve özgürlüklerimizi hukuka, siyasete filan değil hayatın çoğulluğuna ve çoğulculuğuna borçluyuz.