.: Murat Yılmaz

Siyaset günleri gelip çattı…

7 Haziran 2015 öncesindeki yoğun siyaset gündeminde 7 Haziran’dan sonra seçimlerin olmadığı 2019’a kadar sürecek bir sakinlik ve istikrar döneminin geleceği varsayılıyordu. 2014 Martında bir genel yerel seçim, Ağustosunda ilk defa yapılacak olan doğrudan halkın seçeceği Cumhurbaşkanlığı seçimi ve son olarak 7 Haziran 2015 genel seçimlerinden oluşacak “uzun seçim”in bu şekilde tamamlanacağı varsayılıyordu. Ancak 7 Haziran 2915 seçimlerinden tek başına iktidar veya koalisyonun çıkmaması, 1 Kasım 2015 genel seçimine yol açtı. 1 Kasım 2015 seçimlerinden AK Parti’nin aldığı yüzde 49.5’luk oyla tek başına tartışılmayacak bir sonuç çıktı. Ancak PKK şiddetini destekleyen HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının tartışılması, MHP içindeki kurultay çatışması, AK Parti’de Başbakan Davutoğlu’nun çekilerek yeni bir genel başkanın belirmesi süreci ve CHP Genel Başkanı Kılıçtaroğlu’nun “başkanlık gelirse kan çıkar” sözleri referandum veya erken seçim ihtimallerinin tartışılmasına yol açıyor. Bu tartışmalara bakıldığında Türkiye’nin siyasi ve ekonomik istikrarı ile değişim senaryolarının ele alınması kaçınılmaz oluyor. Türkiye son dört seçimine rağmen temel konuları karar bağlayacak “uzun seçim” sürecini tamamlayabilmiş değil.

Şiddet örgütleri

Türkiye 27 Mayıs darbesi 1961 Anayasası ile başlayan bürokratik vesayet sistemini yıkmış durumda. Bu yıkılış ile bürokratik vesayet kurumları ve ideolojinin hakimiyetindeki büyük bir alan, yeniden siyasi aktörlerin faaliyet gösterdiği ve hakimiyet kurduğu bir alana dönüştü. Bu yeni ve büyük alan siyasi aktörlerin sert rekabeti altında keşfedilmeye, adabı muaşeretinden anayasal çerçevesine kuralları koyulmaya ve kurumsallaşmaya çalışıyor. Bazı aktörler buradaki dönüşümün kalıcı olmadığı kanaatiyle gayrımeşru yollarla bu alana müdahale ederek emrivakiler yaparak dengeyi değiştirebileceklerini ve fiili durumlar yaratabileceklerini düşünüyorlar. Bu tabloya siyaseti yönlendirmek isteyen şiddet örgütlerinden paralel devlet yapılanması, eski vesayet odaklarından yabancı güç mahfillerine kadar bir çok kesimi eklemek lazım. Gezi olaylarından, 17/25 Aralık yargı darbesi teşebbüsüne, 6-8 Ekim sokak kıyımından, DEAŞ ve PKK’nın şiddet kampanyalarına kadar bir çok örnek verilebilir.

Siyasetin önünde açılan alanın rekabetı attırmasını tabii karşılamak gerekiyor. Bu alana yönelik gayrımeşru müdahalelerin ise kesinlikle engellenmesi şart. Bu yapılabilirse, siyaset, çalkalanmalar ve tartışmalar içinde bir dengeye, buna bağlı olarak da kural ve kurumlara oturacaktır. Siyasetteki büyük alan ve rekabet, parti içi rekabetin ve tartışmaların da önünü açmış durumda. Bunu en net ve sert olarak MHP’de görüyoruz. Bu bağlamda MHP’ye biraz daha yakından bakmakta fayda var.

MHP’deki tüzük kurultayı tartışmaları devam ediyor. Konu mahkemelere düşmüş durumda. Türkiye’de parti içi demokrasi veya parti içi iktidar değişimi çok sancılı oluyor. Bu sancı, MHP için ziyadesiyle geçerli. Çünkü MHP “lider-teşkilat doktrin tartışılmaz” diyen ve ilk genel başkanı Alpaslan Türkeş’e “Başbuğ” diye hitap eden bir siyasi geleneğe sahip.

Türkeş’in ölümünü takiben yaşanan parti içi iktidar mücadelesi, Dr. Devlet Bahçeli’nin seçilmesiyle bir süreliğine durmuş gibiydi… Ancak Bahçeli’nin karşısına adaylar çıkmaya devam etti. Dolayısıyla MHP’de ilk defa “lider”in tartışıldığı bir kırılma yaşanmış oldu. Bugün devam eden tartışma, bu kırılmanın izinde derinleşiyor. Mamafih parti içi iktidar hala “lider” tartışmasının ötesine geçerek, “doktrin ve teşkilat” tartışmalarına başlayabilmiş değil.

Bu bakımdan bugün yaşanan tartışmalar sadece Bahçeli üzerinde yoğunlaşıyor ve şahsileşiyor. MHP içinden ve dışından Bahçeli’ye yoğun bir eleştiri kampanyası yürütülüyor. Bu tartışma genel başkanın yetersizliği üzerinden yürütülse de, aslında tartışmanın MHP’nin Türkiye’deki siyasi kutuplaşmada hangi tarafa meyledeceği ile yakından ilişkili olduğu herkesin malumu.

MHP’nin siyasi bloklar arasında açık bir tercihte bulunması, Türkiye’de siyasetin sıklet merkezini etkileyebilecek bir güce ve özgül ağırlığa sahip. Bahçeli’ye parti içinden ve parti dışından yönelen eleştirinin temel sebebi, 7 Haziran 2015 seçimlerinde CHP ve HDP ile veyahut AK Parti ile beraber hareket etmeyerek koalisyon ve dolayısıyla iktidar dışında kalmasıdır. MHP dışından parti içi iktidar mücadelesine müdahil olunması ve hatta Paralel Devlet Yapısı’nın bu konudaki açık tavrı MHP’deki krizi derinleştiriyor.

MHP teşkilatı ve tabanı ise 2002’den bu yana iktidarın nimetlerinden uzak olmanın saldırganlığıyla iktidarda olmak istiyor. Bu iktidar isteği, Devlet Bahçeli’nin iki blok dışında üçüncü bir blok veya seçenek olmak tercihinin destek görmemesine yol açıyor. Mesele bu netlikte ifade edilmediğinden tartışma, Bahçeli’nin genel başkanlık performansı üzerinden yürüyor.

Siyasi partilerde, liderlik fevkalade önemli. Bu yüzden Bahçeli’nin performansının tartışılması anlaşılabilir… Mamafih Bahçeli’nin koalisyon dışında kalmak tercihinin “doktrin ve teşkilat”la ilişkisinin kurulmaması ve sadece şahsi bir tercih gibi ele alınması, MHP açısından uzun vadede ciddi tartışmaların kapısını aralayacaktır. MHP’nin iki siyasi bloktan herhangi biriyle koalisyon kurması MHP’nin siyasi yelpazedeki yerini tartışmaya açarak, parti içindeki ideolojik ve sosyolojik dengeleri sarsabilecektir. Öte yandan MHP’nin iki siyasi bloktan birini tercih etmeden muhalefette ısrar etmesi de, teşkilatın ve tabanın iktidar isteği karşısında sürdürülebilir bir politika değil. Bu bağlamda MHP hangi yolu tercih ederse etsin, paradokslarla hesaplaşmak zorunda kalacaktır.

AK Parti problemini çözmekte kararlı

MHP’nin bu paradokslarla hesaplaşabilmesi, uzun yıllar içinde kurulan ideolojik ve sosyolojik dengesinin bozulması ve yeniden kurulması anlamına gelecektir. MHP’de “lider”lik ötesinde bir “doktrin” ve “teşkilat” hatta “taban” tartışması kaçınılmaz görünüyor. Bu bağlamda MHP’deki parti içi iktidar mücadelesini derinleştiren, aslında “lider” meselesinin ötesinde bir tartışmanın başladığının hissedilmesidir.

MHP’de tüzük kurultayı olsa da olmasa da, “lider” değişse de değişmese de “doktrin” ve “teşkilat” tartışması kaçınılmaz görünüyor. Bu tartışmaların MHP’nin bölünmesi, küçülmesi veya büyümesi ile neticelenmesi mümkün. Fakat MHP’deki asıl problem, bu tartışmayı yaparak yeni bir denge durumunun yakalanabilmesi ve bir aydın sınıfının ve yeni sınıfların buraya eklemlenebilmesidir. MHP eğer bu problemi aşabilirse “yeni ufuklara” açılabilir. Aksi halde “lider” kim olursa olsun, önümüzdeki dönemde MHP’nin işi zor…

AK Parti Türkiye vesayet sistemini yıkan parti olarak tarihe geçti. AK Parti’nin kurucu ve karizmatik lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın halkoyuyla seçilen ilk Cumhurbaşkanı olması dolayısıyla bir problem yaşaması kaçınılmazdı. Muhalefet bu problemin Turgut Özal ve Anavatan Partisi ile Süleyman Demirel ve Doğru Yol Partisi örneklerindeki gibi liderlerin ve partilerin güç kaybetmesiyle sonuçlanacağının bekledi ve umdu. 7 Haziran seçimlerinde AK Parti’nin oylarının düşmesi ve tek başına iktidarı kaybetmesini bu sürecin başlangıcı olarak gördüler. Ancak koalisyon olmaması ve Cumhurbaşkanı tarafından seçimin 1 Kasım’da yenilenme kararı alınmasıyla muhalefetin beklentisi boşa çıktı. 1 Kasım seçimlerinde AK Parti açık ara bir galibiyetle tek başına iktidar oldu. Yaklaşık 6 ay sonra da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile uyum sorunu yaşadığı anlaşılan Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun AK Parti’yi genel kurula çağırması ve aday olmayacağını açıklamasıyla bir liderlik sorunu yaşamadığını göstermiş oldu. Böylece Özal-Anavatan, Demirel-DYP örneğinden farklı bir Erdoğan-AK Parti tecrübesi ortaya çıktı. Hem liderlik sorunu çıkmadı hem de parti oy kaybetmedi. 22 Mayıs Pazar günü yapılacak AK Parti Kongresi bu tespitin teyidi olarak yapılacak.

Erdoğan ve AK Parti, bu problemin yaşanmaması için fiili durumun ötesinde anayasal bir değişiklik yapmak istiyor. Partili Cumhurbaşkanlığı, yarı başkanlık ve başkanlık sistemi tartışmalarıyla partinin liderle ve parti desteğiyle halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanının kendisini aday gösteren ve kampanyasını yürüten partisiyle ilişkisini yeniden tesis etmek istiyor. Problemin Erdoğan ve AK Parti’yi aşan yönü ise 1982 Anayasası ile Cumhurbaşkanına verilen güç ve yetki ile Cumhurbaşkanını halkın seçmesiyle gücünü arttıran Cumhurbaşkanının Başbakan ile yaşayabileceği muhtemel çatışmanın şimdiden sistemde yapılacak bir değişiklikle çözülmesidir. Muhalefet meseleyi sadece Erdoğan’ın şahsına indirgerken Erdoğan ve AK Parti meseleyi bir sistem meselesi olarak tanımlıyor. İşte tam bu vadide muhalefete bakmak gerekiyor. Giderek aklını ve üslubunu kaybeden muhalefete…

“Kan dökmek” isteyen muhalefet sorunu

Türkiye’de bir muhalefet sorunu olduğu genel kabul gören bir tespite dönüşmüş durumda… Bu genel kabul gören tespit, muhalefet tarafından inkâr ediliyor. Muhalefet içinde, meşru ve makul bir tartışma ve yeniden yapılanma göremiyoruz. Bu yüzden de muhalefet zeminindeki iç tartışmalar giderek “irrasyonel” bir zemine savruluyor. Dışarıdan bir eleştiri olarak dile getirilen “irrasyonellik”, muhalefetin bir kesimi tarafından tercih edilen bir “akla”, seçeneğe dönüşüyor. İroni yapmıyorum, bir kısım muhalefet ciddi ciddi “irrasyonellik” ve “cinnet hali” üzerinden bir muhalefet inşa etmeye çalışıyor. İrrasyonel ve cinnet siyasetini, biraz açmaya ve anlamaya çalışmalıyız. Çünkü önümüzdeki günlerde bu argümanları ve pratikleri görebiliriz. Darbeden devrime, sokaktan şiddete her türlü araç ve yöntemi mubah gören bir anlayışla muhalefet yapan muhalefetin kurmayları, son olarak “cinnet siyaseti” seçeneğinde karar kılmış durumdalar.

Cinnet siyaseti öneren bu cinnet halini anlatabilmek için, onların mantığıyla aşağıdaki kısa dünya ve Türkiye analizine bakmak elzem: 19. yüzyılın iyimserliği 20. yüzyıldaki iki Dünya Savaşı ve faşizm tecrübesiyle yerini kötümserliğe bırakmıştı. Buna göre insanların ve toplumun rasyonel tarafının yanında, irrasyonel bir tarafı da vardır. İrrasyonel taraf kötülüğü de temsil etmektedir. Eğer toplum, seçimlerinde rasyonelliği terk etmiş ve “bizim rasyomuza uygun” bir seçim yapmamışsa ve yapmayacağı da anlaşılmışsa, muhalefetin de rasyonel olması için bir sebep kalmamıştır. O halde muhalefet de, toplumun bu irrasyonel damarına hitap etmeli ve onu harekete geçirmelidir. Bu anlayışa göre klasik sosyolojinin toplum anlayışı, Türkiye’de çökmüştür. Türkiye, atipik bir toplumdur. Türkiye’de rasyonel ekonomi, rasyonel piyasa yoktur. Yolsuzluk ve korporatizm, Türkiye ekonomisinin ve toplumunun karakteridir… Bu yüzden iyi giden hiçbir ekonomik verinin, toplumsal ve rasyonel anlamı yoktur. Kaynağı açıklanmayan para girişleri bu tuhaf ekonomiyi ayakta tutmaktadır. Türkiye siyaseti de, tıpkı ekonomisi gibi rasyonel zemini kaybetmiş, irrasyonel bir alanda ilerlemektedir. Buradaki irrasyonelliği, kimlikçilik ve İslamcılık temsil etmektedir. Bu temel üzerinde yapılan seçimler, rasyonel, demokratik ve meşru sayılamaz. Bu yüzden de bu seçimlerin sonucunda otoriterleşme ortaya çıkmaktadır.

Ekonomisi ve siyaseti bu kadar irrasyonel olan bir toplum, meşru değildir. Bu toplum sahtedir, bu sahte toplumu klasik sosyolojiyle anlamak mümkün değildir. Sahte ve meşru olmayan toplum karşısında, parazit toplumdan hareketle bir cinnet siyaseti geliştirmek meşrudur. Bu cinnet siyasetinin birinci amacı mevcut toplumu şiddetle yıkmak nihai amacı ideal ve meşru şiddetle toplumu kurmaktır.

Türkiye’de parazit toplum ve irrasyonellik üzerinde hareketle bir cinnet siyaseti yapılmalıdır… Cinnet halinde, kitleler önüne çıkan her şeyi devirir… Şeytanla dahi işbirliği yapılabilir… Rasyonel düşünme imkânı kaybolmuştur. Artık rasyonel bir davranış beklenmemelidir. İrrasyonel davranış esastır. Cinnet siyasetiyle legal siyaset, ekonomi ve toplum yıkılmalıdır. Bundan sonra toplumu inşaya sıra gelecektir.

Görüldüğü gibi özetlemeye çalıştığımız mantık meşru siyaset, ekonomi ve topluma karşı irrasyonel bir devirme ve yıkma düşüncesini ifade etmektedir. Meşru ve gayrimeşru her hamlesinde yenilen reaksiyoner cephenin geldiği “cinnet halini”  ifade etmektedir.  Kılıçtaroğlu’nun küfürleri ve “kan dökülür” sözleri ancak bu zeminde anlaşılabilir. MHP’de Genel Başkanlığa aday olan Meral Akşener’in sokaklara dökülürüz ve faili meçhuller kabulümdür sözü de bu zeminde kendisine yer bulabilir.

Star Açıkgörüş, 22.05.2016

Ayrıca bakınız...

Kartepe Zirvesi ve FETÖ’yü çözmek

Kartepe Zirvesi ve FETÖ’yü çözmek

Türkiye 15 Temmuz 2016’da sarsıntıları hâlâ devam eden müthiş bir olay yaşadı. Yargı tarafından FETÖ ...