.: Atilla Yayla

Şiddet Çağrısı Yapmak Yanlıştır ve Suçtur!

Geçtiğimiz Cumartesi günü beklettiğim bir iki yazıyı kaleme almak ve okumakta olduğum kitapta biraz ilerlemek için akşam saatlerine kadar sosyal medya platformlarına girmedim. Ne olup bitiyor bakayım diye girince çok geçmeden karşıma Esra Elönü’nün Ülke TV’deki programında konuşan -ismini ilk defa duyduğum- Sevda Noyan’ın sözleriyle ilgili lehte ve aleyhte paylaşım yağmuru çıktı (https://www.youtube.com/watch?v=5GgQCExr6dA) . Karşılıklı atışmaları seçici olarak okumaya çalışırken daha önce görmediğim başka bir video ile daha karşılaştım. Orada da Halk TV sunucularından Ayşenur Arslan’ın bir konuğuyla yaptığı sohbette (https://www.youtube.com/watch?v=R1jH-eW5StU) ettiği lafları dinledim.

Yazılarımda her fırsatta ne söylendiği kadar nasıl söylendiğinin de önemli olduğunu vurguluyorum. Eskilerin dediği gibi üslup kişinin aynasıdır. Yanlış üslup en doğru şeyi haksız,  doğru üslup en yanlış şeyi sevimli gösterebilir. Bu yüzden, en sert eleştirileri en yumuşak üslupla yapabilen, kişileri değil fikirleri hedef alan ve fikir tartışmalarını savaşa çevirmeyen kimseleri çok takdir ediyorum. Tersi noktada olanlara ise bazen kızarak, bazen acıyarak ve bazen kınayarak bakıyorum.

Sevda Noyan söz konusu programda şartlı konuşuyor. Bir darbe olması hâlinde direnmek için ailece maddî manevî hazırlık yaptıklarını söylüyor. Kendilerinin darbecilere karşı boş durmayacaklarını dile getiriyor. Elli kişiyi “götürürüz” diyor. En vahimi, oturduğu sitede böyle üç beş kişinin olduğunu ekliyor. Söyledikleri bir darbeye karşı her yol ve imkânla direneceği yolunda genel sözler olsa büyük bir problem yok denebilir. Çünkü bu durumda ilgili sözler müşahhas, hâlihazırda ortada olan bir özneye yönetilmiş olmuyor. Ancak, bazı site sakinlerinden bahsedince iş nitelik değiştiriyor. Bir defa o kişilerin peşinen darbeci olduğunu var sayıyor. İkincisi bu “darbeciliğin” manevî destekten, darbeye sevinmekten ibaret kalmayıp fiilî olarak darbeye katılmak şeklinde tezahür edeceğini kabul ediyor. Oysa darbeye manevî destek vermekle maddî-fizikî destek vermek arasında bir fark var. İnsanların kalpleri kontrol edilemeyeceğine ve edilmemesi gerektiğine göre asıl problem fiilî destektir ve darbeye direnenlerin darbede fiilen yer alacak insanlara karşı direnme hakkı olduğu söylenebilir. Hatta bu bilincin gelişmesi darbelere en büyük engel olacaktır. 15 Temmuz şanlı direnişi bunu ispatladı.  Ama bu bir ihtimâlken bundan kesin bir durummuş gibi bahsetmek ve somutlaştırılan öznelere yönelik tehdit anlamına gelebilecek sözler sarf etmek başka bir olay. Bu sözlerin çirkin olduğu kesin. Bir tehdit olduğu da bana göre aşikâr. Her hâlükârda yargı tarafından ele alınması, yani site sakinleriyle ilgili sözlerin hukukî soruşturma konusu yapılması lâzım gelir kanaatindeyim.

Bu kötü vakada ilgili televizyon kanalının söylenenlerin kurum olarak tasvip edilmediği yolunda açıklama yapması yerinde olmuş. Keşke kanal yetkilileri misafirin sözleri gibi programcının onu onaylayan sözlerine ve tavrına da katılmadıklarını açıklasalardı. Esra Elönü daha sonra bu sözlere müdahale etmemekle hata yaptığını beyan eti. Kanalın açıklaması hiç yoktan iyi ama eksik kalmış. RTÜK’ün de bu sözlere karşı kanalı kendi mevzuatı ve emsal olaylarla ilgili işlemleri doğrultusunda muameleye tabi tutması, yani uyarması veya ceza vermesi hakkaniyet ve eşitlik gereği.

Diğer taraftan Ayşegül Arslan’ın sözleri de çok kötü. Arslan burada, hem ürkütücü hem de çelişki dolu şeyler söylüyor. Genel olarak halkı, özel olarak AK Parti tabanını küçümsüyor, aşağılıyor. Bu arada Sovyetler Birliği’ne bir övgü yollamayı ihmâl etmiyor (Kemalist –sosyalist kardeşliğinin bir tezahürü daha). “Tarafsız”, “yandaş olmayan” bir gazeteci olarak CHP’nin -yani kendilerinin- iktidara gelememesini halkın, seçmenin cehaletine ve küçük şeylere satılmasına bağlıyor.  Sonra yandaşlarına (CHP tabanı, sosyalist fraksiyonlar vs.) açıkça meşru hükümete karşı silahla direnme çağrısı (yapmıyorum deyip) yapıyor.  Dahası var, sadece hükümeti değil ona ilaveten faşist ve gerici olarak nitelendirdiği toplumsal çevreleri de hizaya getirmekten bahsediyor. Vahimin vahimi, HDP üzerinden, kanlı bir terör örgütü olan, binlerce insanı katleden PKK’yı bir direniş başarısı emsali olarak gösteren ifadeler kullanıyor. Yani nefret ettiği hükümete karşı PKK’yı bir anlamda meşru bir aktör ve terörü meşru bir yöntem olarak gördüğünü ilân ediyor.

İlginç bir nokta, bu sert ve yanlış sözleri sarf eden kimselerin ikisinin de kadın olması. Sosyal medyada da rastlıyorum, bazen kadınlar erkeklerden çok daha sert tavırlar takınıyor. Oysa kadınların daha yumuşak ve daha barış yanlısı olduğu var sayılır. Yoksa öyle değil mi? Diğer taraftan, Noyan’ın bu sözlerine muhafazakâr dindar camiadan çok miktarda ve ciddî eleştiriler, tepkiler yükseldi. Benzer bir eleştiri ve tepki dalgası kendi camiası tarafından Arslan’a gösterilmiş miydi, olayı sıcak günlerinde takip etmediğim için, bilmiyorum. Ama içimden bir ses bana böyle olmamış olmasının gerçeğe daha yakın olduğunu söylüyor. İnşallah yanılıyorumdur.

Hiç kimse Türkiye’yi tapulu malı gibi göremez. Bu topraklarda yaşayan herkes bu ülkenin sahibi,  tabiri caizse ortağı. Toplumsal çoğulluk ise en büyük değerimiz ve varlığımız. Hiç kimse hiç kimseyi yok etmeye, “adam etme”ye kalkışma hakkına ve yetkisine sahip değil. Sosyal hayattaki çekişmeler uygar toplumun kuralları içinde cereyan etmeli. Siyasî rekabette de herkes demokrasinin usul kurallarına uymakla mükellef. İktidara seçimle gelinir ve iktidardan seçimle gidilir. Bu kuraldan hariç tutulma imkânı hiçbir aktör ve kurum için mevcut değil.  Demokraside şiddet hiçbir şekilde meşru görülemez. Şiddete bulaşanlar meşruluklarını kaybederler ve demokrasi sahası dışına düşerler.

Herkes bunları bilerek düşünmeli ve konuşmalı.