.: Şenol Kaluç

Sermayenin demokrasiye katkısı

Öğrencilerin “Ülkemizde nasıl bir yönetim şekli vardır?” sorusuna “Demokrasi”; “Türkiye demokratik bir ülke midir?” sorusuna da “hayır” cevabı verdiklerini pek çok öğretmen tecrübe etmiştir. Türkiye’de seçme ve seçilme hakkının kullanımı başlangıç olarak kabul edildiğinde, Meşrutiyetten bu yana demokrasiye geçiş sürecine girildiği söylenebilir. Ünlü siyaset bilimci Duverger’in ifadesi ile “Genellikle oy hakkı önce az sayıdaki imtiyazlılara tanınır, sonra yavaş yavaş seçmen çevresi genişletilerek bütün yurttaşları içine alacak hale getirilir. Böylece otokrasi, önce yerini oligarşiye bırakır, sonra bu oligarşi yavaş yavaş demokrasiye dönüşür”. Bugün gelinen noktada Duverger’in tespiti ile otokrasiden demokrasiye geçiş sürecinde ortaya çıkan oligarşik yapı tüm olumlu gelişmelere rağmen bir türlü yetkilerini demokratik güçlere devretmek istememektedir. Türkiye’de son dönemde yaşanan Demokratik açılım süreci ve Anayasa mahkemesi etrafındaki tartışmalar bu geçiş sürecinin halen devam etmekte olduğunu göstermektedir.

İlk bedeli DP ödedi

Türkiye’de otokratisiden demokrasiye geçiş sürecinde etkisi devam etmekte olan ve yönetimi kendine özgü bir oligarşi devralmıştır. Bu oligarşik yapıda zaman zaman kırılmalar olsa bile, günümüze şekil değiştirerek gelmiştir. Aslında, Tek Parti iktidarında yönetim seçkin bir sınıfın elindeydi ve ilk kırılma 1950’de yaşandı. Bu kırılma DP iktidarında -eski oligarşinin kısmen devamı olmasına rağmen- çok ağır bir bedelle -bir Başbakan ve iki Bakanın idamı ile- engellendi. 27 Mayıs’ta ordu-üniversite-yargı ittifakı ile oligarşik yapı demokrasi kılıfı altında yeniden inşa edildi. Fakat 12 Eylül’de ittifakın sacayaklarından biri olan üniversite düştü.

Özallı yıllar 12 Eylül Anayasasının arkasından dolaşılarak delindiği yıllar olurken, Cumhuriyetin başından beri oligarşik yapıya eklemlenmiş olan vesayetçi düzenin taşeronu durumundaki sermayenin gücü peyderpey azalmaya ve yeni rakipler ortaya çıkmaya başladı. Varlığını ve devamlılığını devlete ve bürokratik yapıya borçlu olan Türk Burjuvazisi, Avrupa’daki hemcinsleri gibi iktidarda söz sahibi olmak ve varlığını korumak için haklar talep eden bir sınıf olamadı. Ancak, 24 Ocak kararlarının etkisi ve Özallı yıllar bu yapıda gedikler açtı. Özellikle gümrük birliği sürecinin mevcut sermayenin her türlü karşı çıkışına rağmen -rüşvet dağıtmak dâhil- durdurulamaması ve diğer pek çok faktör Türkiye sermayesinin çeşitlenmesine ve farklı yönelimlere açılmasına sebep oldu. Özal zamanında filizlenen, daha sonra Refah-Yol iktidarında giderek büyüyen ve 28 Şubat sürecine rağmen dizginlenemeyen bu yeni sermaye, köklü ve bağlı sermaye ile çıkar çatışmasına girdi. Eski ve bağlı sermaye çoğunlukla gücünü devlet ile ilişkisine ve mevcut ekonomik alt yapıya borçlu iken; yeni sermaye kabaca iki şekilde ortaya çıktı: Büyük sermayenin göz ardı ettiği sektörlerde ve cemaat yapısı ile kendi dar alanında. Yeni sermayenin demokratikleşmemizde oynayacağı rol çok önemlidir. Acaba bu yeni sermaye güçleri gelişmiş batı devletlerinde olduğu gibi “daha çok demokratikleşme” mi talep edecek yoksa köklü ve bağlı sermaye gibi devlet ve bürokrasi ile bir orta yol mu arayacak. Bu soruya verilecek cevap Türkiye için büyük anlam ifade etmektedir.

Son dönemlerde AK Parti iktidarının gerçekleştirmek istediği topyekûn “Demokratik Açılım” adı altında toplanabilecek çabalarının başarı veya başarısızlığı bu yeni güçlerin alacağı tavra da bağlıdır. Ekonomik güçlerini AK Parti üzerinden ve devletten nemalanma yolu ile koruma yolunu seçerlerse açılımların başarısızlıkla sonuçlanması kaçınılmaz olacaktır. Yeni sermaye kendisini etnik, dini ve mevcut ideolojik söylemin dışına çıkarak liberal bir söylem geliştirirse, ülkemizde yaşanan sorunların çözümünde hem toplumu hem de hükümeti cesaretlendirebilir. Sermayenin gücünü barıştan, serbest rekabetten ve hukukun herkes için aynı şekilde işlemesinden alması gerektiğini kabul etmesi gerekir. Yeni sermaye sadece günü kurtarmak ve varlığını devam ettirmek için uzlaşıyı talep ederse değişen bir şey olmayacaktır. Sermayenin herkes için asgari özgürlüklerin sağlanmasını hedef alması demek, kendi mülkiyet ve varlık haklarının da korunması önündeki engellerin kaldırılması anlamına gelecektir.

AK Parti’nin açılım politikalarının yeni sermaye tarafından desteklenmesi ve açılımların tabana inmesi yönündeki talepleri, ülkemizde Duverger’in bahsettiği oligarşik yapının çökmesine ve ülkemizin gerçek anlamda demokratik bir yönetim yapısına kavuşmasına katkıda bulunacaktır. Bugün geldiğimiz noktada sürece bir de bu yönü ile bakmak gerekiyor.

Düşünce kulüplerinin rolü

28 Şubat süreci ve son dönemde yaşananlar bu ülkenin temel sorununun demokratikleşme olduğunu göstermektedir. Ancak tüm yaşananlara karşın yeni sermayede bu yönde açık bir meyil gözükmemektedir. Bu ise ülkemiz için büyük bir handikaptır. Ülkemizin Atatürk’ün deyimi ile “Muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak ve geçmek” düsturunu ancak bu yeni sermayenin alacağı tutum belirleyecektir. Yeni sermayenin Türkiye’nin demokratikleşmesine katkıda bulunabilecek düşünce kulüplerinin oluşmasına katkıda

bulunması gerekir. Büyük reklam kampanyalarının yanında daha az maliyetlerle desteklenebilecek bu tür sivil-entelektüel kurumlar vasıtası ile Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecine katkıda bulunulmalıdır. “Eğitim şart” düsturundan yola çıkarak sürekli okul inşa etmek yerine ülkenin gelişmesine katkı sunabilecek beyinlerin yetiştirileceği kurumları yaratmak daha elzemdir. Beton duvarlar yükseltmekle demokrasimizin, ekonomik, siyasal vb. düzeyimizin yükseltilemeyeceği bilinmelidir. Bunun için bugün yaşanan cepheleşmede yeni sermaye eski alışkanlıklarını ve kasaba-köy kültürünü -bunu küçümsemek için söylemiyorum- bir kenara bırakarak dünyaya entegre olmuş bir Türkiye için mücadelede tarafını açıkça sergilemek zorundadır. Aksi takdirde vesayetçi düzenle uzlaşmaya çalışmak kısa vadede bazılarımızı kurtarsa bile uzun vadede tüm Türkiye için olumsuz sonuçlar doğuracaktır.

Star, Açık Görüş, 25.07.2010