.: Cemal Fedayi

Şerif Mardin neden önemliydi?

Sosyal bilim dünyamızın öncü ismi Şerif Mardin,  kısa bir süre önce (6.9.2017), 90 yaşında vefat etti. Sadece ülkemizde değil dünya çapında itibarlı bir bilim adamıydı. Türkçe ve İngilizce dillerinde çok önemli, muhalled eserler vermiştir.

Bu şöhretine rağmen cenazesi bir fukara cenazesi gibiydi. Sivil toplumumuz da siyasi toplumumuz (devlet) da hocaların hocası Mardin’e gereken önemi göstermedi.

Geçen yıl, yine “hocaların hocası” olarak anılan, Halil İnalcık da 100 yaşında vefat etmişti. İnalcık’ın cenazesine, sivil ve siyasî toplumun her kesiminden en üst düzeyde katılım oldu. Günlerce klasik ve sosyal medyada konuşuldu. Hakkında yazıldı çizildi…

Cenazesi özel bir Bakanlar Kurulu Kararnamesiyle Fatih Camii haziresine, Gazi Osman Paşa’nın yanı başına defnedildi. Kısaca, İnalcık’a evliya muamelesi yapıldı. Teşbihte hata olmazsa şöyle diyebiliriz: İnalcık’ın cenaze töreni bir saray ise Mardin’in cenaze töreni bir gecekonduydu.

Şair, “kadrini seng-i musallada bilüp ey Baki…” diyordu. Mardin’in kıymeti seng-i musallada da bilinmedi.

***

Bana göre Mardin, İnalcık’a göre çok daha önemli bir bilim adamıydı. Türkiye’de demokrasinin, özgürlüklerin, sivil toplumun ve liberal-muhafazakâr siyasetin önünü açmıştır. Hatta İslamcılığın bile gelişmesine, bilerek veya bilmeyerek, katkıda bulunmuştur.

Bugün AK Parti kadroları, siyasî toplumun bütün katmanlarına yerleşmişse, bunda Mardin’in büyük payı vardır. Onun açtığı bilimsel ve siyasî meşruiyet kanallarının büyük katkısı vardır…

Mardin neden önemlidir? Bana göre Türkiye’de özgürlüklerin ve demokrasinin önündeki en büyük engel resmî ideolojidir. İşte bu resmî ideolojiyi ve bu ideolojiden beslenen tarih anlayışını ve modernleşme yöntemini, akademyadan ilk eleştiren Mardin olmuştur. Mardin, ilk taşı attığı için önemlidir.

Mardin, dünyaca makbul sayılan bilimsel eserleriyle, bir taraftan mevcut düzeni (statükoyu) eleştirirken bir yandan da düzenin ötekileştirdiği kesimleri anlamaya çalışmış ve bu anlama çabasıyla onları meşrulaştırmıştır.

Tamamen bilimsel bilgi temelli eleştirileriyle resmî ideolojiyi temelden sarsmıştır. Ayrıca, resmî ideolojiyi ve onun temsilcilerini bilimsel ve etik açıdan yargılamış ve onları bilimsel bağlamda mahkûm etmiştir. Bir taraftan düzeni yıpratıcı eleştirilerini yaparken bir taraftan da geniş kitlelerin siyasî ve sivil meşruiyetlerini kazanmalarına yardımcı olmuş ve onların önünü açmıştır.

***

Mardin, Türkiye’de ilk defa “merkez-çevre” modelini uygulayarak siyaset ve toplum ilişkilerini farklı ve sarsıcı bir açıdan tahlil etmiştir. Açıkça söylemese de merkez olarak kastettiği, resmî ideolojinin temsilcileriydi. Mardin bu görüşlerini son derece rafine ve örtük ifadelerle ama sarsıcı analizlerle ifade etmiştir.

Mardin’in çevre diyerek yücelttiği kesimler ise, yine açıkça ifade etmese de, Müslüman halktı; yığınlardı; merkez tarafından aşağılanan tabakaydı.

Mardin’in ikinci önemli katkısı sivil toplum kavramını Türkiye’ye tanıtması ve teorik/tarihî boyutlarıyla analiz etmesiydi. Bugün canlı ve diri bir sivil toplum varsa, darbelere karşı direnen bir sivil toplum mevcutsa, bunun bilimsel inşasında Mardin’in büyük katkısı vardır.

Mardin modernleşme konusunda da resmî kabulleri sarsıcı analizler yapmıştır. Mardin, merkezin yürüttüğü devletçi-jakoben modernleşmenin başarısızlığını açıkça ifade etmiş ve dini/dindarı dışlayan modernleşme modelini eleştirmiştir…

Mardin’e göre, Cumhuriyetçi laik ideoloji bir dünya görüşü olarak İslâm’ın yerini alamamıştır. Mardin’in modernleşme bağlamındaki uzun analizleri/söyleşileri gazetelere şöyle manşet olmuştu: Öğretmen imama yenildi…

***

Mardin’in bu cesur çıkışlarına karşılık İnalcık ise hiçbir zaman resmî ideolojiyi ve resmî tarihi eleştirmemiştir. Özgürlüklerden ve demokrasiden bahsetmemiştir. İnalcık, hayatı boyunca resmî ideolojinin sadık bir mü’mini olmuştur.

İnalcık, Osmanlı’nın kuruluşu ve yapısı hakkında çok önemli araştırmalar yapmış ve kitaplar yazmıştır. Ve bu çalışmalarında tam bir bilimsel tarafsızlık ve kalite mevcuttur.  Fakat İnalcık, sıra yakın tarihe geldiğinde, objektif ve araştırmacı bir bilim adamı kimliğinden çıkıp bir propagandist ve ideolog oluvermiştir.

İnalcık’ın Osmanlı tarihi konusundaki çalışmalarındaki derinliğin tersine yakın tarihle ilgili yazılarında tam bir sığlık mevcuttur. Bu yazılarında, yeni ve farklı bir şey söylemek yerine, resmî ideolojinin yakın tarih konusundaki bilinen tezlerini tekrarlamıştır.

Herhalde bundan olsa gerek, İnalcık’ın ardından Odatv ve Aydınlık gibi Kemalist medyada övgü dolu yazılar çıkarken Mardin’in ardından eleştiri, hatta hakaret dolu yazılar çıkmıştır…

***

Tasvirî (deskriptif) çalışmalar yapmakla yetinen, demokrasi ve özgürlükler bahsine girmeyen, kitlenin önünü açıcı çalışmalar yapmayan İnalcık neden sivil ve siyasî toplum tarafından büyük alâka görmüştür? Bunun sebebi nedir? Bu, araştırılması gereken ilginç bir konudur.

Benim cevabım şöyle: Tarih her zaman popüler bir bilim dalı olmuştur; her zaman halkın ilgisini çekmiştir. Tarih, okunması kolay ve zevkli bir alandır; sadece aydınların değil sıradan insanların da ilgi duyduğu bir alandır. İnalcık o yüzden meşhur olmuştur.

Ama teorik ve soyut çalışmalar, tarih gibi popüler değildir. Halk teorik kitaplardan hazzetmez. Aydınlar bile teorik-soyut kitaplardan hazzetmezler, çok okumazlar ama okuyor gibi yaparlar.

Mardin’in, son derece derin ve analitik gücü yüksek, teorik çerçevesi sağlam kitapları halk tarafından gerekli rağbeti görmedi. Bu da gayet doğal… Ancak aydınlar da yeterince okumadılar ve anlamadılar Mardin’i.

Aydınların Mardin’e ilgisizliklerinin asıl sebebi bana göre Mardin’in resmî ideolojiyi eleştirmesiydi. Resmî ideolojinin şeytanlaştırdığı isimleri, mesela Said-i Nursi gibi isimleri, bilimsel araştırma konusu yapmasıydı.

Bizde aydınların çoğunluğu –az veya çok, sağ veya sol- resmî ideolojinin tesirinde kaldıklarından, Mardin’i benimsemediler; sahiplenmediler…

***

Bazı cahiller, din üzerine çalışmalar yaptığı için Mardin’i dindar/muhafazakâr zannediyorlar. İtiraf ve ifade etmek gerekir ki, Mardin hiçbir zaman dindar olmadı; halkçı da… Mardin’in seküler bir hayatı vardı.

O hiçbir zaman halkın arasına da karışmadı; aristokrat bir zümreye mensuptu… Beyazdı ve seçkindi.  Ama beyaz ve seçkin sınıfın tersine Kemalist değildi; o yüzden kendi sınıfı tarafından bile dışlandı.

Mardin, dürüst ve namuslu bir bilim adamıydı… Resmî ideoloji de dâhil olmak üzere hiçbir bağla kendisini bağlamamıştı. 1960’lı yıllarda, modaya ve çevresine uyup solcu da olmamıştı

Mardin, fildişi kulesinde yaşadı, halka karışmadı ama halkı anlamaya çalıştı. Evet dışarıdan baktı, bazen oryantalistçe baktı ama samimi baktı, iyi niyetli yaklaştı. Çalışmalarında, resmî ideolojinin yukarıdan bakan dilini de yöntemini de kullanmadı…

Tarih, siyaset bilimi, sosyoloji, felsefe ve edebiyat gibi birçok bilim dalında uzmandı. Bütün bu alanlardaki derin bilgisini kullanarak, inter-disipliner bir usulle, nitelikli eseler verdi. Mardin, bir nevi çağdaş İbn-i Haldun idi.

***

Mardin, resmî ideolojiyi eleştirdi ama bunu yaparken bilimsellikten ve tarafsızlıktan ödün vermedi. Resmî ideolojiyi, tamamen bilimsel bağlamda ve tamamen objektif bir dille tahlil etti; çok örtük ifadelerle ve imalarla eleştirdi; bu ideolojinin basitliğini ve temelsizliğini gösterdi…

Bu bağlamda şunları söyledi: “Kemalizm’in gelişmiş bir söylem olduğuna inanmıyorum. (…) Büyük felsefî derinliği yoktur.” “Kemalizm, kültürün kişilik yaratıcı katında yeni bir anlam oluşturamadı…” “Cumhuriyetin ideolojisinde büyük bir boşluk var; bu da, çağdaş dünyada daha büyük önem kazanan bir sorun olan etik ilkelerini söz konusu eden bir boşluktur.”

Niye Kemalist olmadığını bu sözlerinden anlayabiliyoruz. Niye solcu/Marksist olmadığını da şu sözlerinden anlıyoruz: Türk Marksizm’i dünyanın en sığ Marksizm’i demeyeceğim ama dünyadaki sığ Marksizmler içinde yer aldığını sanıyorum.”

Hasılı, Mardin gibi derin bir entellektüelin ve has bir bilim adamının Kemalist ve Marksist olması mümkün değildi.

***

Mardin, resmî ideoloji ve sosyalizm ile ilişkileri bağlamında, çekinik ve aşırı bilimsel tutumuna rağmen, sol-Kemalist ideolojinin hâkim olduğu akademik dünyada dışlandı, ötekileştirildi; hatta aforoz edildi. İşte bu dışlanmanın kısa hikâyesi:

Orta öğrenimini, lisans ve lisansüstü kariyerini Amerika’da tamamlayan Mardin, yurda döndükten sonra Ankara SBF’de çalışmaya başladı. Ancak çalışmaları ve görüşleri, o sıralarda Mülkiye’ye egemen olan sol-Kemalist çevrelerce beğenilmedi; dışlandı ve ötekileştirildi. Siyasalın en seçkin hocasıydı ama orada barındırılmadı…

Mardin bir süre sonra Boğaziçi Üniversitesi İİBF’de çalışmaya başladı. Fakat orada da kısa bir süre sonra sağ-Kemalist yönetim tarafından dışlandı ve Mardin buradan da ayrılmak zorunda kaldı. Bunun üzerine yeniden Amerika’ya gitmek zorunda kaldı.

Amerika’daki çalışma hayatından sonra yeniden Türkiye’ye döndü ve bu defa Sabancı Üniversitesi’nde çalışmaya başladı; burada nispeten daha rahat çalışmalar yapabildi. Fakat tam da istediği ortamı bulamamış olmalı ki, buradan da ayrıldı yahut ayrılmak zorunda kaldı…

Özetle, sekülerlerin hiçbir mahallesinde barınamayan Mardin, ahir ömründe (2014), muhafazakârların mahallesine sığınmak zorunda kaldı: Şehir Üniversitesi’ne geçti ve ömrünün sonuna kadar burada çalıştı… Mardin, en nihayet, muhafazakârların kurduğu Şehir Üniversitesi’nin bir mensubu olarak hayata ve akademiye veda etti.

İronik olan şu: Seküler medya, Mardin’in “mahalle baskısı” söylemini, muhafazakâr iktidarı eleştirmek adına manşete taşımıştı. Kadere bakın ki, en büyük mahalle baskısını bizzat Mardin’in kendisi gördü. Beyaz olduğu halde beyazların mahallesinde barınamadı. Baskı gördü, dışlanma gördü ve hatta linç girişimlerine maruz kaldı…

Ahir ömrünü öteki mahallede ikmal eyledi… Şairin dediği gibi: “Uzun yola çıkmaya hüküm giydim/ Beyazların yöresinde nasibim kalmadı…/ Burada bitti artık işim, ocağım yok/ Uzun yola çıkmaya hüküm giydim…

***

Mardin ideolojik olarak nerede duruyordu? Bana göre Mardin, saf bir bilim adamıydı. Onu bir ideolojik sınıflamaya dâhil etmek/kategorize etmek pek mümkün değil. Kendisi de kimseyi kategorize etmezdi. Sosyal analizlerinde tanımlama/kategorize etme yöntemi yerine anlama/açıklama yöntemini tercih ederdi.

Şerif Mardin, muhaliflerinin zannettiği gibi İslamcı veya muhafazakâr değildi. Gerek özel hayatında gerekse bilimsel hayatında bunu açıkça görebiliriz. Mardin din üzerine pek çok bilimsel çalışma yapmıştır ama kendisi dindar değildir. Dinle alâkalı konulara ve dinî kişiliklere, Said-i Nursî de dâhil, bir araştırma nesnesi olarak yaklaşmıştır. Onları anlamaya ve açıklamaya çalışmıştır. Araştırdığı konularla arasına hep mesafe koymuştur.

Hocanın solcu ve Kemalist olmadığını da yukarıda açıkladık. Hoca, sol-Kemalist rüzgârların bütün akademiyi sardığı bir dönemde bile solcu olmadı. Sosyalizme de hiç meyletmedi…

Peki, yine bazı muhaliflerinin iddia ettiği gibi, Mardin liberal miydi? Hoca bir dönem (1954-60), “liberal” olarak kabul edilen Forum dergisinde yazmış ve yine “liberal” olarak kabul edilen Hürriyet Partisi’nde yer almıştı. Fakat bu Forum dergisi ile Hürriyet Partisi’nin liberal kabul edilmesi pek mümkün değildir. Bu iki odak, bilerek veya bilmeyerek, 27 Mayıs’ın önünü açan akımlara lojistik destek vermiştir.

Mardin 1993’te Yeni Demokrasi Hareketi içinde yer almıştır ancak bu hareketin de liberal kabul edilmesi mümkün değildir. Bu hareket daha çok, eski solcuların liberal bir etiketle başlattıkları bir akım olarak kabul edilebilir.

Toparlayacak olursak; muarızları tarafından kolayca “liberal” olarak etiketlenmesine rağmen, Mardin klasik liberalizm bağlamında bir liberal olarak kabul edilemez.

Yüksel Taşkın’ın da tespit ettiği gibi Mardin, liberal bir siyasî duruşu olmasına rağmen ontolojik bir devlet eleştirisi yerine kültüralist seçkin eleştirisine meyilliydi: Türkiye’de liberallerin çoğu, “devlet doğası gereği kötücüldür ve sınırlandırılmalıdır” demekten ziyade devletin başındaki seçkinlerin kültüralist eleştirisini yapmaya daha meyillidir. Böylece kültürel yabancılaşma tezleri üzerinden seçkinlerin yer değiştirmesini asıl mesele olarak görmüşlerdir.

Sonuç olarak Mardin, büyük ideolojiler bağlamında, liberal, sosyalist ve muhafazakâr değildi. Yukarıda yazdığım gibi onu bir ideolojik kategoriye dâhil etmek zordur. Çok zorlarsak Mardin’i “liberal-sol” olarak tanımlayabiliriz. Nitekim 12 Eylül öncesi dönemde, liberal-sol eğilimli yazarların yer aldığı Toplumcu Düşün dergisinde yer almıştı…

***

Hiç kimse mükemmel değildir; kutsal da değildir. Mardin de birçok açıdan eleştirilebilir ve eleştirilmesi de gerekiyor. Aksi halde bilim nasıl ilerleyecek? Zaten merhum da kendisinin aşılmasını istiyordu…

Benim görebildiğim kadarıyla Mardin, kendisi aristokrat bir kökenden ve çevreden geldiği için, aşağıya/çevreye doğru indikçe olayları ve zihinleri okumakta/anlamakta zorlanıyordu. Kitabî olmayan yahut kitaba geçmemiş konuları anlamakta zorlanıyordu.

İkinci olarak Mardin, modelleme ve teorik çerçeve kurma konusunda biraz aşırıya gidiyordu. Pek çok meseleyi/olayı tek bir modele bağlamak, bütün olup biteni tek bir teorik çerçeve bağlamında izah etmek, bana göre, biraz aşırıya gitmektir… Soyut ve teorik çerçeveler çoğu zaman detayları ve biricik/özgün yanları görmeye manidir.

Üçüncü olarak Mardin, eğitim hayatının tamamına yakınını Amerika’da geçirmiş olmasından kaynaklansa gerek, bazı meselelere bir oryantalist gibi dışarıdan ve sathî bakıyordu; konunun içine gir(e)miyordu.

S. Seyfi Öğün’e göre de Mardin, çalışmalarını oryantalist-skolastik kavram çiftleri üzerinden yürütmüştür; bu da süreklilikleri kurmak, geçişleri oturtmak  ve karşıtlıkları ilişkilendirmek sorununu ortaya çıkarmıştır.

***

Mardin, kimilerine göre aristokratik kökenden dolayı mağrurdu, soğuktu. Ama son dönem talebelerine göre ise oldukça mütevazı ve hoşgörülüydü. Derslerinin sonunda “ben böyle düşünüyorum, yanılmış olabilirim; siz daha iyisini yapın” dermiş…

Ben de yazımı bu dileklerle bitiriyorum: Ben Mardin’i böyle değerlendiriyorum; yanılmış olabilirim. Mardin üzerine daha çok çalışılması gerekiyor. Genç araştırmacıların önünde devasa bir Mardin külliyatı var. Bu, didik didik edilmesi ve her satırı üzerine düşünülmesi gereken bir külliyat…

Bir de biyografistlere çağrım var: Mardin’in hayat serüveni de çok ilginç ve enteresan detaylarla dolu. Mardin, özel hayatıyla da akademik hayatıyla da derinliğine incelenmesi gereken bir şahsiyettir.

Ben kendi hesabıma Mardin’le ilgili bir detayı, cenaze merasiminde konuşan kuzeni Betül Mardin’den öğrendim. Betül Mardin’den ilk defa duyduğum bilgi şu: “Biz aynı zamanda Arapız. Mısır’a giderdik beraber. Kahire’de amcalarda kalırdık…”

Acaba diyorum, merhumun dışlanmasının bir sebebi de bu bilgide gizli olabilir mi?

***

Her ne ise… Netice itibariyle Şerif Mardin büyük bir hocaydı; hocaların hocasıydı… Eser vermiştir; sosyal bilim sahamızda kutup yıldızı olmuştur…

Allah rahmet eylesin, taksiratını affeylesin…

Ayrıca bakınız...

Liberallerin “Bu Ülke”yle İmtihanı

Liberallerin “Bu Ülke”yle İmtihanı

Bu yıl Liberal Düşünce Kongresi’nin yirmi ikincisini düzenledik. Her yıl Kasım ayında, Kapadokya’da düzenlediğimiz kongreye, ...