.: Atilla Yayla

Sefaletten Zenginliğe giden yol

Fakirlik ve zenginlik birbirine zıt iki durum. İnsanlar, tabiatları icabı,  hemen hemen her yerde ve her zaman fakirlikten kaçma, zenginliğe ulaşma çabası içinde. Düşünürler ve bilim insanları ise zenginliğin nasıl elde edilebileceği üzerinde kafa yormakta. Şimdiye kadar çok şey söylenmiş, yazılmış; farklı görüşler dile getirilmiş. Kaynak okyanusu içinde bize konuyu anlamada gerçekten faydalı olacak kitaplara nasıl ulaşabiliriz? Bir kitap okuyarak zenginliğin nasıl ortaya çıktığı hakkında sağlıklı ve sağlam bir bakış açısı kazanmamız mümkün mü?

Durun, hemen umutsuzluğa kapılmayın. Küçük hacmine rağmen bunu yapmada bize yardımcı olacak bir eser var. AdıSefaletten Zenginliğe, yazarı ise fakirliğin en yoğun olduğu coğrafya parçasından -Afrika’dan- bir fikir insanı: Marc Swanepoel.

Swanepoel şu soruya cevap arıyor: Açlıktan, fakirlikten, sefaletten nasıl kurtulabiliriz, zenginliğe hangi yolla ulaşabiliriz? Kitapta mesele üç bölümde irdeleniyor. İlki, ilkelerin doğması. İlkeler bir anlamda beşerî kurumlar. Bu kurumlar insanların dünyadaki doğal hâlleri olan sefaletten çıkmasını ve refaha ulaşmasını sağlıyor. Bu kurumların başlıcaları mülkiyet, bilgi aktarımı, gönüllü mübadele, para, fiyat sistemi, rekabet, şahsî çıkar arayışı. Hepsinin birlikte bulunduğu ortama piyasa ekonomisi deniyor. İnsanlık tarihi bu kurumları daha önce kuran/keşfeden ve etkili şekilde işleten toplumların fakirlikten ve açlıktan kurtulduğunu gösteriyor.

Ancak, en az bu kurumlar kadar ilginç olan bir husus, tüm bu kurumların kendiliğinden doğmuş olması. Başka bir deyişle, söz konusu kurumların belli bir mucidi yok. Hayatın akışı içinde, küçük küçük, anonim katkılarla doğmuşlar. Kurumlar, kimi Batılılar tersini söylemeyi sevse de, hiçbir kültüre, dine, ırka veya coğrafyaya mahsus değil; hepsi insanlığın ortak ürünü. Aynı anda birçok yerde doğmuş olmaları da bunu gösteriyor. Arkalarında yatan ise modern insanın düşünmeye teşne olduğu gibi akıl veya sırf akıl değil. Hayatta kalma arzusu ve sonra akıl, sezgi, tesadüf, hırs, heyecan gibi faktörler ve deneme yanılma süreçleri bu kurumların doğmasında etkili olmuş. Elbette, ana faktör, dünyanın ve insanın tabiatı. Dünyada kıtlık ve insanda beka, varlığını sürdürme ve üreme arzusu olmasaydı ne dünya ne de dünyada insan hayatı bugünkü gibi olurdu.

Kitabın ikinci bölümü ilkelerin uygulanması hakkında. Yazara göre zenginlik bu ilkelerin uygulanmasıyla, hayata aktarılmasıyla ortaya çıkıyor. İnsanlar düzenli, üretken bir hayata ancak bu sayede ulaşabiliyor. Böylece üretim artıyor,  süreklilik kazanıyor;  tüketim istikrara kavuşuyor. İnsan ancak bu sayede beka mücadelesini kalıcı olarak kazanıp daha yüksek refah seviyelerine doğru yürüyebiliyor.

Kitap üçüncü bölümde ilkelerin ve ilkelerin hayata aktarılması sürecinin nasıl korunacağını ele alıyor. Bu ilkeler kendiliğinden ortaya çıkıyor ama ayakta kalabilmeleri için korunmaları gerekiyor. Bunun olabilmesinin ilki şartı insanların onların varlığının, işlevlerinin ve öneminin farkına varması. Ancak bu sayede bir koruma iradesi gelişebiliyor. Daha sonra ise anayasal yönetim, liberal demokrasi, anayasal insan hakları rejimi, hukukun hâkimiyeti gibi kurumlar devreye giriyor. Bunlar insanların üretken ve refah içinde olduğu kadar barış içinde bir hayat yaşaması için de gerekli oluyor.

Her ne kadar kitap dediysek de Sefaletten Zenginliğe aslında bir küçük kitap veya kitapçık. Ancak, onu iddialı bir uygarlık tarihinin özeti gibi görmek de mümkün. Hayat değiştiren kitaplardan zaman zaman söz edilir, Sefaletten Zenginliğe işte böyle bir kitap. Sadece açlığın ve fakirliğin nasıl ortadan kaldırılabileceğini değil, uygarlık tarihini merak edenlerin de mutlaka istifade etmesi gereken bir okuma ve düşünme rehberi.

Yeni Yüzyıl, 13.12.2015