.: Mustafa Akyol

Sağduyu ve itidal zamanı

Kobani’de yaşananlar Türkiye’de de hararetin yükselmesine neden oldu. Hükümet ile HDP/PKK arasında ipler gerildi, karşılıklı tehditler edildi. Hükümet, HDP/PKK’yi Esad’ın yanında durmakla ve rejim katliamlarda bulunurken ses çıkarmamakla, HDP/PKK ise hükümeti Suriye muhalefetini desteklemek adı altında IŞİD’e arka çıkmakla ve IŞİD’in güçlenmesine neden olmakla itham etti. Tarafların diline, Çözüm Süreci’nden öncesini hatırlatan ifadeler egemen oldu.

PKK ve IŞİD’i aynılaştırmak

Bugüne gelinirken hem hükümet, hem de HDP/PKK önemli hatalar yaptı. Hükümetin hataları iki başlık altında toplanabilir:

1) Önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, ardından bazı kabine üyeleri PKK ile IŞİD’i eşleştirdiler. “Bizim için PKK ile IŞİD aynıdır”, “IŞİD’e ne kadar karşıysak PKK’ya da o kadar karşıyız” gibi cümleler kurdular. Hem gerçekliğe ters düşen, hem de Çözüm Süreci’nin ruhuna uymayan bu sözler, tansiyonu yükseltti. Bir taraftan Öcalan ile İmralı’da, Müslim ile Ankara’da konuşulur ve “Kandil ile doğrudan görüşebiliriz”beyanatları verilirken, diğer taraftan PKK’yi Kürtlerin büyük bir kısmının cellâdı olarak gördüğü IŞİD ile aynı kefeye koymak, baştan aşağı yanlış. Aynı şekilde Cumhurbaşkanı’nın İslâhiye’de “Kobani düştü düşecek” ifadesi de bir temenni gibi algılandı. Tüm bu açıklamalar, Kobani nedeniyle birikmiş olan öfkenin daha da büyümesine yol açtı.

2) Hükümet, “Kobani’nin düşmesini istemeyiz”“Kobani’nin düşmemesi için elimizden geleni yaparız” açıklamasında bulundu. Bu, devletin politikasının değiştiğine dair bir kanı uyandırdı ve beklentiyi yükseltti. Fakat bu “elden gelenin” ne olduğu ve ne yapılacağı konularında ne bir belirlilik, ne de atılan bir adım var. Hükümet harekete geçmek için her seferinde, bugünkü koşullar dâhilinde, yerine getirilmesi imkânsız koşulları (Esad’ın düşürülmesi gibi) öne sürüyor.

Oysa çok iyi biliniyor ki,  Türkiye daha önce Suriye’deki muhalif grupları desteklemek için hükümet hiçbir koşul aramıştı. Eğer bir yardım iradesi oluşsa, bunun yol ve yöntemleri bulanabilir, alternatif çözümler üretilebilirdi. Ne var ki hükümet, göç etmek zorunda kalanları kabul etmeyi yeterli gördü, bunun dışında bir yardımı gündemine almadı. Bu durum da Kürtlerin önemli bir kesiminde “Eğer bu devlet bizim de devletimiz ise, katliam tehdidi altında bulunan kardeşlerime yardım etmeli. Ama devlet yardıma gitmek yerine işi yokuşa sürüyor” düşüncesi güç kazandı. Bu nedenle Kürtler, Müslim ile görüşmeler yapılmasına rağmen, çeşitli gerekçeler öne sürülerek hükümetin Kobani’ye destek olmamasını kabul edilemez görüyor.

Duygu kırıklığı

Kobani’deki durum kritik bir hal alınca HDP acil eyleme çağrısında bulundu. Ancak eylemler demokratik çerçeve içinde kalmadı, sokak şiddetine dönüştü. Molotoflar, bombalar, taşlar, silahlar kullanılarak bütün bir bölge yangın yerine döndü. Sokağa çıkma yasağı ilan edildi, okullar tatil ve uçuşlar iptal oldu. Hepsinden daha acı olanı ise, şimdiye kadar, 22 vatandaşımızın hayatını kaybetmesiydi.

Demirtaş, bu acı hadiselerin meydana gelmesinde, hükümetin izlediği politikaların halkta yarattığı duygu kırıklığının önemli bir payı olduğunu, dolayısıyla olayları salt HDP’nin çağrısıyla açıklamanın doğru olmayacağını belirtti. Şüphesiz bütün yaşananları tek bir parametre ile açıklamak mümkün değil. Ama bu, HDP’nin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Demokrasilerde siyasi partiler, önem verdikleri bir hususta kitlesel eylem yapabilirler. Dolayısıyla HDP’nin Kobani’de yaşananlara karşı duyarlılık oluşturmak, hükümete basınç uygulamak ve hükümet politikalarını eleştirmek için eylem çağrısında bulunması meşrudur. Fakat bu meşruluk, çağrıda bulunana aynı zamanda sorumluluk da yükler. HDP, böylesi bir dönemde yaptığı çağrının hangi sonuçlara yol açacağını kestirmeliydi. Sokağa ve meydanlara davet ettiği kitleyi kontrol altında tutup tutamayacağının hesabını yapmalı, eylemlerin meşruiyet sınırları içinde kalması için çaba sarf etmeliydi. Bu bağlamda HDP’nin mükellefiyetlerini yerine getirdiğini söylemek mümkün değildir.

Kobani’ye zarar

HDP’nin eylem çağrısı akabinde yaşananların dört olumsuz sonuç doğurduğu kanısındayım:

1) Eylemin amacı Kobani ile dayanışmak ve Kobani’nin karşıya bulunduğu tehlikeden kurtulmasına katkıda bulunmaktı. Ancak ortaya çıkan tablo, böyle bir sonuç üretmedi. Yakma, yıkma, yağma sahneleri izleyenlerde Kobani’ye dönük bir hassasiyeti ve dayanışma duygunu büyütmedi. Aksine öne çıkan şiddet manzaraları, haklı bir talebi arka plana itti.

PKK, PYD ve HDP, Türkiye’den Kobani’ye doğrudan müdahale etmesini değil, Kobani’ye bir koridor açılmasını beklediklerini belirtiyorlar. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin de Türkiye’den peşmergenin Kobani’ye geçmesi için resmi başvuru yaptığı ve Türkiye’den cevap beklediği ifade ediliyor. Eylemler, bu taleplerin ve beklentilerin karşılanmasına da hizmet etmedi, Kobani’ye katkıda bulunmak yerine zarar verdi.

Çözüm iradesini zayıflatmak

2) Çözüm Süreci’ni ortaya çıkaran ve bugüne kadar getiren en önemli unsur, toplumsal desteğin varlığıdır. Eğer toplum barış iradesinin arkasında durmasaydı, tarafların süreci başlatmaları da, sürdürmeleri de –imkânsıza yakın derecede- güç olurdu.  Yaşanan hadiselerin zararlarından biri de, Çözüm Süreci’nin arkasındaki halk desteğine zarar vermesidir. Bu olayları vesile bilerek süreci zayıflatmayı isteyen iki kesim var; biri Türk kamuoyuna diğeri de Kürt kamuoyuna sesleniyor:

a. Süreçten rahatsızlık duyanlar, olayların sürecin bir sonucu olarak sunmaya büyük gayret sarf ediyorlar ilk andan beri. Süreç ile devlet otoritesinin bölgede sıfırlandığını, devletin bölgeyi PKK’ye teslim ettiğini, bugün böyle bir görüntü ortaya çıkmışsa bunun müsebbibinin “çözüm siyaseti” olduğunu yazıp çiziyorlar. Böylelikle Türkiye’nin Batı’sında süreç karşıtı bir düşünceyi güçlendirmeyi amaçlıyorlar. Sürecin bitmesini şehvetle bekleyenlerin en büyük yardımcısı da, bu şiddet görüntüleri oluyor. Onlar, büyük bir keyifle bu görüntüleri yayarak bir taraftan kamuoyunu zehirlemeye, çalışıyorlar. İstanbul, Erzurum, Denizli ve diğer bazı illerde gösteri yapanlar ile karşıt gruplar karşı karşıya kalması, çalınan bu mayanın küçümsenmemesi gerektiğine işaret ediyor.

b. Gezi’de Kürtlerin sokağa inmemesi, Türkiye’nin büyük bir badireden kurtulmasını sağlamıştı. Şimdi Kobani’den bir Gezi çıkartmaya uğraşanlar var. AKP ile kavgasını Kürtler üzerinden veren bu kesimler, o zaman sahaya inmeyen Kürtlerin bu kez sahada olmasını fırsata dönüştürmek istiyorlar. Bunun için şiddeti estetize ediyor, direnme çağrıları yapıyor ve Kürtleri sokakta tutmayı hedefliyorlar. Sürecin bir kandırmaca olduğunu ve aslında hiç başlamadığını yazıyorlar, AKP ile bir barışın mümkün olmadığının propagandasını yapıyorlar. Amaçları gayet açık; bahusus PKK’li Kürtler nezdine süreci itibarsızlaştırmak ve sürecin bitmesini sağlamak. Yazıp çizdiklerine bakın, AKP’nin zararına olacak diye, böyle bir sonucu dört gözle beklediklerini göreceksiniz.

Siyasi alan kaybı

3) Demirtaş, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde söylemi ve tarzıyla büyük bir beğeni toplamış, bu beğeni oy oranlarına da yansımıştı. Demirtaş’ın tarzı, sivil siyasetin alanın genişlemesi ve belirleyicilik kazanması noktasında önemli bir kazanım olmuş, HDP’nin farklı toplumsal kesimlere ulaşması yönünde bir umut doğurmuştu. Lakin son eylemler hem Demirtaş’a hem de HDP’ye çok büyük bir darbe vurdu. Yapılan çağrı siyaseti değil şiddeti, müzakereyi değil çatışmayı, siyasi aktörleri değil militanları ön plana çıkardı. Demirtaş’ın bu tahribatı gidermesi güç olacak, zira artık o ve partisi tarafından yapılacak bir çağrının, sivil ve siyasi niteliği konusunda daha fazla şüphe duyulacak.

4) En tehlikeli husus, olayların HDP-HÜDAPAR (PKK-Hizbullah) fay hattını tetiklemesi oldu. Özellikle Diyarbakır’da, protestolarda mevzuu Kobani olmaktan çıktı, PKK-Hizbullah çatışmasına evirildi. Geçmişin kapanmayan yaraları dikkate alındığında, bunun kışkırtmalara hazır bir zemine ve daha büyük şiddet olaylarına yol açacağı muhakkaktı.

Diyarbakır’daki sivil toplum kuruluşları bunu önlemek için büyük çaba sarf ettiler. Bilhassa sosyal medya üzerinden kin ve nefreti körüklemek isteyenlerin fazla mesai yaptığı bir ortamda onlar büyük bir basiret örneği sergilediler, taraflar ile görüştüler, daha fazla kan dökülmemesi için var güçleriyle çalıştılar. Takdire şayan bu çabalar, güçlü ve herkese güven veren bir sivil örgütlenmenin bir toplum için ne kadar hayati olduğunu gösterdi.

Çıkmaz sokak

İki-üç gündür yaşanan çatışmalı ortam, 20 aydır yürütülen sürecin anlamı ve değeri üzerinde bir kez daha düşünülmesini sağladı. Bir kez daha görüldü ki, çatışma ve şiddet var olan bir meseleyi çözmüyor, aksine farklı kesimleri karşı karşıya getiriyor ve toplumsal yarılmaları derinleştiriyor. Bir an önce bu şiddet atmosferinden kurtulmak lazım. Bunun için de en başta siyasi sorumluluk mevkiinde olanlara iş düşüyor. Onlar destekçilerini itidale çağırmalı, şiddetin karşısında durmalı, sükûneti hâkim kılmalı ve tüm sorunları siyasi alana çekmeli. Çözüm, her düzeyde diyalog, müzakere ve siyaseti gösteren istikameti takip etmektedir, tersi bizi çıkmaza sokar.

Serbestiyet, 10.10.2014