.: Atilla Yayla

Referandum, usul kuralları ve demokrasi

Demokrasi hemen hemen her toplum kesiminde yüceltilen bir değer ve durum olduğu için, demokrasiye yönelik eleştiriler çok az. Dile getirilebilenler daha da az. Oysa Platon’dan beri süregelen demokrasi eleştirilerinden öğrenilecek çok şey var.

Bazı eleştiriler çok haklı görünüyor ve demokraside mutlaka reform gerektiriyor. Ancak, bu daha iyi bir siyasal yönetişim modeline sahip olduğumuza ve hemen yarın demokrasiden vazgeçebileceğimize işaret etmiyor. Jason Brennan gibi neo-klasik liberal ve Hans Herrmann-Hope gibi anarko-kapitalist  yazarlar tarafından dile getirilen eleştiriler, ufuk açıcı olmakla beraber işlerliği olan modeller ortaya koyamıyor. Onyıllar önce Hayek de demokraside reformu hedefleyen düşünceler geliştirdi, hattâ bir siyasal model önerisi yaptı; ama onun bu önerisi akademik yazılarının en zayıf olanları arasında kaldı.

Referandum sürecinde tüm tartışmaları takip ettim. Fanatik yorum ve değerlendirmelere dahi göz attım. Üzerinde durmaya değer olanları daha derinden inceledim. İşaret ettikleri noktalar üzerinde düşündüm. Ne yazık ki bu tür yazılar dahi, fanatik yazılardan çok farklı olmayan ve adeta şaşmaz bir şekilde, referandumda evet diyerek mi yoksa hayır diyerek mi doğruya ulaşılabileceği üzerinde durdu. Bu kaçınılmaz olmakla beraber, tüm tartışmanın bu alana hapsedilmesinin yanlış ve çok zararlı olduğu kanaatindeyim. Azınlıkta kalsalar da, tartışmacıların bazıları özle, esasla değil usulle meşgul olmalıydı. Takip edebildiğim kadarıyla, neredeyse benden başka hiç kimse usul üzerinde durmadı; en azından benim kadar durmadı.

Demokrasiyi her iyinin yolu ve aracı olarak kabul etmeye yatkın bir toplumsal ortamda, usul kuralları üzerinde tartışmak bazılarımıza anlamsız ve yarasız görünebilir. Bence öyle değil. Demokrasi esastan çok usulle ilgili.  Sadece esas üzerine odaklanırsak demokrasiyi anlayamayız ve yaşatamayız. Bu açıdan fikir ve kültür hayatımızda büyük boşluklar var. Örneğin Etyen Mahçupyan’ın yıllardır dile getirdiği “demokrat zihniyet” dahi, usul kurallarının değerini ve yararını kavramak bakımından çok problemli.

Meramımı bir benzetmeyle anlatmaya çalışayım. Yaygın spor dallar arasında futbol en başta geliyor. Biz bir maç seyrederken iyi futbol oynanıp oynanmadığı üzerinde duruyor ve bilhassa galip olmasını istediğimiz tarafla ilgili görüşler serdediyor, temenniler dile getiriyoruz. Futboldan haberdar olmayan birini — ki böyle biri ancak uzaylı olabilir! — futbolla muhatap kılsak, o kişi ne olduğunu anlayamaz. Anlayabilmesi için kurallardan haberdar olması gerekir. Dolayısıyla ilk iş kuralları öğrenmektir. Futbol 22 kişinin bir top peşinde çılgınca koşması değildir. Belli kurallara göre meşin yuvarlakla oynanmasıdır. Bu kurallar tarafların oyun kalitesini etkilemez. Ama oyunu mümkün kılar. Bu yüzden futbolun temelinde transferler, takımların tarihleri ve güncel durumları, bütçeleri filan yatmaz; kurallara uyum yatar. Kurallara uymayacağını peşinen deklare eden veya oyun sırasında kuralları asla tanımam diyen takımlar, oyuncular arasından dışlanır.

Demokratik siyaset de bir oyuna benzetilebilir. Futbol gibi onun da kuralları vardır. Oyunda yer alanların kurallara uymayı kabul ettiği varsayılır. Oyunun kimin kazanmasıyla sona ereceği önceden bilinemez. Ama en iddialı taraf bile oyunu kaybettiğinde bunu meşru kabul etmek ve duruma rıza göstermek zorundadır.

Türkiye’nin en büyük problemi, demokrasinin usul kuralları üzerinde tam bir mutabakat sağlanamaması ve bu kurallara tam itaatin olmamasıdır. Yakın zamanlarda demokrasinin usul kurallarının reddini çok açık örneklerle gördük. Gezi isyanları demokratik usul kurallarının reddiydi. Bazı kimselerin, ilgili kamu otoritesinin karar alma hakkını tanımayarak dediklerini dayatma çabasıydı. Tabii olayın başka boyutları da vardı ama meselenin günün sonundaki özeti buydu. Gezi isyanları başarılı olsaydı bir emsal teşkil edecek ve demokrasinin barışçıl oyun kuralları yıkılmış olacaktı. Bunun sonucu kaçılmaz olarak despotik bir rejimin doğmasıydı. 17/25 Aralık (2013) polis-yargı-medya operasyonları usul kurallarına bir başka meydan okumaydı. Başarılı olsaydı demokratik siyaset bitecek ve Kemalist bürokratik vesayet modelini mükemmelleştiren, hattâ ondan daha ileri giderek demokratik siyaseti tamamen reddeden yeni bir vesayet odağının pençesine düşecektik. 15 Temmuz darbe teşebbüsü ise, oyunun kurallarının Gezi ve 17/25 Aralık’taki gibi örtülü ve dolaylı olarak değil, doğrudan, kabaca ve alçakça reddiydi. Türkiye, bereket versin, bütün bu badirelerden kurtulmayı başardı.

16 Nisan referandumuna bu açıdan da bakmalıyız. Sonuç kimilerini üzdü, kimilerini memnun etti. Ancak, uzun vadede mühim olan hangi sonucun çıktığı değil, demokrasinin usul kurallarının korunup korunmadığıdır. Her ne olacaksa usul kuralları çerçevesinde olmalıdır. Usul kuralları esasta da doğru yolda ilerlememize yardımcı olacaktır.

Usul kuralları üzerinde ne kadar dursak az. Türkiye’de bu konu başta akademik camiada olmak üzere gündemin tepesine çekilmeli ve her yönüyle ele alınmalı. Zira usul kurallarının yıkılması ağır bir toplumsal deprem yaratır. Ülke bir enkaza döner ve bu enkazın altında sadece şu veya bu toplum kesimi değil, herkes, tüm toplum kalır.

Serbestiyet, 18.04.2017

Ayrıca bakınız...

Bireysel menfaat mi, toplumsal menfaat mi

Bireysel Menfaat mi, Toplumsal Menfaat mi?

Bireysel menfaat ile toplumsal menfaat arasında bir çelişki olduğunda hangisinin tercih edilmesi gerektiği sorulsa, insanların ...