.: Tanel Demirel

Prof.Dr. | Çankaya Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

Referandum sonrasında Türkiye

16 Nisan referandumu, AK Parti önderliğindeki çevre güçlerinin 1950 ile başlayan 2002’den sonra ivme kazanan süreçte eski elite karşı kazanımlarını kurumsallaştırma yolunda attıkları önemli bir adım hüviyetinde. Aralarında bu satırların yazarının olduğu bir çok ismin de belirttiği gibi, teklifin liberal demokrasinin pekiştirilmesine ne kadar hizmet edeceği tartışmalı. Teklifin yüzde 51.4 gibi bir oranla kabul edilmiş olması, bu kaygıların seçmenler tarafında da hissedildiğine delalet ediyor. Şüphesiz ki düşük bir evet oranı yanında, referandumun olağanüstü hal koşullarında yapılmış olması, hayır kampanyası yapanların çeşitli engellemelerle karşılaşmaları, seçimlerde usulsüzlükler yapıldığına dair iddialara YSK’nın ikna edici cevaplar vermekte zorlanması değişikliklerin meşruiyetini sorgulamaya hazır kesimleri cesaretlendirdi. Bu, en hafif tabirle talihsiz bir başlangıç. Öte yandan biliyoruz ki anayasaların başlangıçta arzu edilen yüksek siyasi meşruiyet seviyesine erişememeleri, onların mutlaka başarısız olacakları anlamına gelmez. Başlangıçta düşük olan meşruiyet algısı  yeni sistem iyi çalışırsa artabilir.

Seçim çevreleri bazında ayrıntılı araştırmalar yapılmadan konuşmak zor olsa da sınırlı verilerden yola çıkarak referanduma dair ihtiyatlı yorumlar yapılabilir. Hemen belirtelim, anayasa değişiklik teklifi ile bu teklifi destekleyen ya da karşı çıkan partilere verilen destek arasında net bir ayrım yapmak imkansızdır ancak oylananın siyasal partiler değil anayasa değişiklik teklifi olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Seçmenin evet oyu vermekle birlikte taslağa yönelik kaygı ve tereddütlerinin olduğu açıktır. Yüzde 51.4 oranını başka türlü okumak abartılı olur. Ayrıca, referendum sonuçlarını AK Parti’ye yönelik bir uyarı olarak okumak  yanlış  olmaz. Özellikle de Türkiye’nin üretim, eğitim ve iletişim merkezleri olan önemli büyükşehirlerindeki “hayır” oylarının evet oylarını geçmesi anlamlıdır. Uyarı olmakla birlikte, bu sonucun AK Parti açısından sonun başlangıcı ya da bir Pirus zaferi olduğu iddiaları ise abartılıdır. Beklentilerin yükseltilmiş olması, partililer arasında bir burukluk yaratmış olsa da AK Parti istediğini almıştır, hükümet sistemi değişmiştir. Hele hele Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın resmen Genel Başkan olduğu bir AK Parti’nin kendini yenileyebilme potansiyelini küçümsememek gerekir.

Benzer şekilde, yüzde 48.6 lık bir hayır oyu, teklifin çözdüğünden daha fazla sorun yaratacağını düşünenlerin sayısının yüksek olduğunu gösteriyor. Bu oran propaganda sürecindeki bütün olumsuz şartlara rağmen Türkiye’de demokratik tepki mekanizmalarının  çalıştığının bir göstergesi olarak yorumlanabilir. Ayrıca, Türk seçmeninin sonuca etki edecek kadar önemli bir kesiminin katı parti aidiyetlerinden ziyade pragmatik kaygılarla oy verdiği, beklentiler karşılanmadığında da alternatif aramaya yöneldiği  tezini  destekler. Bu oran, hem AK Parti’nin seçimlerle alt edilemeyeceği tezini işleyenlerin elini zayıflattığı hem de partililere kendilerine verilen desteğin koşula bağlı olduğunu hatırlattığı için de demokrasimiz açısından olumludur. Öte yandan referandumdaki hayır oyunun bileşenlerinin sadece AK Parti karşıtlığı ile bir araya gelebildiği, hayır cephesini oluşturan siyasi aktörleri birbirine bağlayan asli unsurun bu olduğunun da altı çizilmelidir. Benzer bir oranın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de yakalanabilmesi bu bileşenlerin tamamına hitap edebilecek bir aday bulunmasına bağlıdır ki bunun kolay olmadığı da açıktır.

KÜRTLERDEN GELEN ‘EVET’ OYLARI

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin birçok ilinde AK Parti’nin 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde aldığı oy toplamından daha fazla evet oyu çıkmıştır. Seçimlerde HDP’ye oy verdiğini varsayabileceğimiz seçmenlerin bir kısmının taslağa evet oyu verdiğini düşünmek yanlış olmaz. Bu, PKK’nın hendek siyasetine gösterilmiş bir tepki olduğu kadar, bu siyaseti sorgulamayan HDP’ye de bir uyarı olarak görülebilir. Ayrıca bu sonuç, Kürtlerin önemli bir kesiminin, güçlü bir Cumhurbaşkanın Kürt meselesi konusunda adım atabileceğini düşündükleri anlamına da geliyor.

Bundan sonra neler olabilir? Kısa dönemde, Türkiye’de demokrasinin istikrarı kendisi de bir koalisyon olan AK Parti ile eski elit diyebileceğimiz, yine homojen olmayan diğer blok içindeki “ılımlı” unsurların ne kadar etkili olacaklarına bağlı. Eski elit, ayrıcalıklarını yitirdiği için rahatsız. Yeni gerçekliği kabullenmekte zorlanıyor. Kibirli üslup, üstü örtülü tehditler ve toptancı bir yaklaşımla  iktidarın her yaptığına karşı çıkmak siyaset yapmak olarak sunuluyor. Eski elitin bir kısmı AK Parti’yi tahrik ederek onu hatalar yapmaya, temel hak ve hürriyetleri daha da sınırlamaya itmeye ve böylece muhtemel bir askeri kalkışmada “mazeret“ olarak kullanılabilecek malzemeler üretmeyi deniyor. AK Parti içindeki otoriter dışlayıcı damarın varlığı ise ayrı bir sorun. Bu damar Türkiye’nin siyasal çoğulculuğunu kabul etmekte zorlanıyor, eleştirilere tahammülü zayıflık olarak görüyor. Muhalefetin kutuplaştırmayı arttırma isteğine coşkuyla cevap vermekten kaçmıyor. Hukuku bir arada yaşamayı mümkün kılan herkesin garantisi olabilecek unsur olarak değil, iktidarı zayıflatan ayak bağı  olarak algılama eğiliminde. Demokrasiyi seçimlere indirgeyen, diğer denge, kontrol ve hesapverirlik mekanizmalarını örtük vesayet biçimleri olarak gören bir anlayış bu. Bu çizgi parti tabanının haklı korku ve kaygılarını kışkırtmaktan geri kalmıyor. Eski elitin ılımlı unsurlarının korku ve kaygılarını gidermeye çalışmanın kendi uzun dönemli çıkarlarına uygun olabileceği ihtimalini düşünmüyor. Tam tersine muhaliflere yönelik kucaklayıcı adımlar atmanın zaafiyet olarak algılanacağı söyleniyor. Bu kesim için demokrasinin olmazsa olmazı olan uzlaşma kavramı, yenilgi ve geri çekilme  çağrışımı yapıyor. Hukuka saygılı devletin zayıf devlet olduğu düşünülüyor. Oysa tam da bunlar yapıl(a)madığı için iktidarın meşruiyeti zayıflıyor, muhalefet daha da bilenmiş bir hale geliyor.

Esasında iki aşırı uç birbirini besliyor. Her iki kanadın aşırı unsurları bir diğerini işaret ederek kendi pozisyonlarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Böylece bırakın somut meseleler üzerinde ortak noktalarda buluşmayı, diğerinin varlığına tahammülü bile imkansız hale getiren bir siyasi atmosfer ortaya çıkıyor. Şüphesiz ki biz ve onlar ayrımı siyasetin özünü oluşturur. Bu ayrımın üzerinde şekillendiği  zemini oluşturan farklılıklar ve ekonomik, siyasi ve kültürel çıkar çatışmaları da yok edilmesi gereken olgular değildir. Lakin liberal demokrasinin yaşayabilmesi için ötekilerin “düşman” olarak değil “rakip” olarak görülmeleri gerekir. Bu kısır döngünün kırılması için eski elitin önderliğindeki muhalefetin kendine çeki düzen vermesi tabii ki son derece önemli. Fakat AK Parti’nin reformcu kimliğine geri dönmesini muhalefetin normalleşmesi şartına bağlamak anlamsız olur. Liberal çevrelerde muhalefetin yanlışlarını işaret etmek, AK Parti’yi eleştirmekten kaçınmanın kolaycı bir yolu haline gelmiş gibi görünüyor. Oysa kaybedenlerin tepki göstermeleri normal. Önemli olan bu tepkilere karşı sizin ne yaptığınızdır. Dolayısıyla asıl büyük sorumluluğun iktidarı kullananlarda olduğunun altı çizilmelidir.

BASKICI EĞİLİMLER

Referandum sonuçlarının AK Parti için bir uyarı olduğu kesin. Fakat bu parti içindeki dışlayıcı ve otoriter eğilimleri frenlemeye yetecek midir? Bu soruya evet demek kolay değil. Birincisi, otoriter ve dışlayıcı eğilimlerin savunucuları iktidarda olmalarının avantajlarını kullanarak kendilerini her hal ve koşulda destekleyen küçük ama son derece örgütlü ve etkili bir çevre oluşturabildiler. Bu çevrenin sözü edilen politikaların sürdürülmesinde büyük çıkarları var. Dolayısıyla sorun sadece demokratik değerler ya da  bilinç eksikliği değil aynı zamanda çıkar meselesi. İkincisi, artık denge ve denetleme mekanizmaları son derece zayıf, yürütme organında güç yoğunlaşmasını öngören bir hükümet sistemimiz var. Bu sistemin çok büyük ihtimalle AK Partili olacak bir Cumhurbaşkanını daha uzlaşmacı olmaya itme ihtimali de zayıf. Üçüncüsü, eski elitin AK Parti üzerinde demokratik yolları kullanarak baskı yapmak yerine eski iddialarına ek olarak referandum sürecindeki şaibe ve usulsüzlükleri de işaret ederek yeni bir kutuplaşma ve kışkırtma kampanyası açma ihtimali daha yüksek. Ve nihayet, bütün dünyada liberal demokratik değerlerin sorgulandığı, otoriter popülist dalganın yükseldiği bir dönemdeyiz.

Ortaya çıkan tablo iç açıcı olmayabilir.  Ancak siyasette yirmi dört saatin bile uzun bir süre olduğu, yeni fırsat ve imkanların doğabileceği, siyasi aktörlerin geçmişteki davranışlarının gelecekteki eylemlerini belirlemediği de unutmamalı. Liberal demokrasi dünyanın hiçbir yerinde kolayca kurulmadığı gibi kurulanların da varlıklarını sürdürmeleri kolay olmamıştır. Liberal demokrasiyi önemseyenlerin  karamsarlığa kapılmadan  çaba  göstermeleri tek yoldur.

Türkiye’nin üretim, eğitim ve iletişim merkezleri olan önemli büyükşehirlerindeki “hayır” oylarının evet oylarını geçmesi anlamlıdır. Uyarı olmakla birlikte, bu sonucun AK Parti açısından sonun başlangıcı ya da bir Pirus zaferi olduğu iddiaları ise abartılıdır.

Karar Gazetesi, 22.04.2017

Ayrıca bakınız...

Maliyecinin aşkı

Maliyecinin aşkı

Halk içinde bazı mesleklerin mensupları için “onlarla da olmaz, onlarsız da olmaz” mealinde sözler sarf ...