.: Ünsal Çetin

Refah Toplumunun Düşmanları

Küresel Refah Durumu yazı dizisi:
1- Liberalizmin ‘Bir Kez Daha’ Sonu Gelirken
2- Refah Toplumunun Düşmanları
3- Gerçeği Örten İstatistik
4- Oxfam’ın Oyunu
5- Kapitalizmin Ahlâkî Üstünlüğü

Gelir istatistikleri ile devam etmeden önce, ilk yazımın sonunda ifade ettiğim bir mevzuyu biraz daha açmak istiyorum. Kapitalizmin doğal (müdahale edilmemiş) işleyişi fakir ve orta sınıflardan yanadır demiştim. Gelecek yazılarımda bunun kanıtlarına bol miktarda yer vereceğim. Ancak ayrıca, doğru bir refah iktisadı paradigmasının önemine işaret etmek amacıyla güncel bir örneğe de değinmekte fayda görüyorum.

İlginç, gerçekten çok ilginç bir dünyada yaşadığımıza kuşku yok. Bu ilginçliğin büyük boyutu insanların kafasını küresel refah durumu hakkında böylesine karıştıran faktörlerden birisi gibi görünüyor. Ve hatta, bu durum aslı astarı olmayan bazı peşin hükümlerin zemin kazanmasını da kolaylaştırıyor.

Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu bu yıl bir ilke sahne oldu; “Küreselleşmenin tartışmasız en kârlı ülkesi olan” (Sabah, 17.01.2017) ‘Kızıl’ Çin’in Devlet Başkanı Xi Jinping Foruma katıldı. Jinping yaptığı konuşmada serbest ticareti savundu ve “ticaret korumacılığı savaşında kimse kazanamaz” dedi. Jinping’in ifadeleri güçlü ve manidar; “Ekonomide korumacılığı devam ettirmek kendimizi karanlık bir odaya kapatmak gibi. Rüzgâr ve yağmuru dışarıda tutabilir ama ışık ve havadan faydalanamazsınız” (Sabah, 18.01.2017).

Aynı günlerde, ABD’nin yeni Başkanı Donald Trump ise ayrı ve hatta zıt bir telden çaldı. Trump 16. Yüzyıl’dan bugüne hortlamış bir merkantilistten farksız. ‘Özgür dünyanın lideri’ olarak görülen fakat ABD’ye mal satan her şirkete gönlünden geçtiği gibi tehditler savuran bir despotla karşı karşıyayız. Çin Başkanı serbest ticareti savuna dursun, Trump Almanya’nın BMW, Daimler ve Volkswagen firmalarını Birleşik Devletler sınırları içinde üretim yapmadıkları için azarladı. Trump’a göre, bu firmaların üretim maliyetleri daha düşük olduğu için Meksika’da fabrika kurmaları ABD’nin aleyhine. Volkswagen-Audi 2016’da 1,3 milyar dolarlık bir yatırımla Meksika’da bir üretim tesisi açmıştı. BMW ve Daimler ise önümüzdeki birkaç yıl içinde toplam 3,2 milyar dolarlık yatırımla Meksika’da yeni tesisler açmayı planlıyor.

Bu yatırımlar doğrudan doğruya Meksika orta sınıfının genişlemesini destekleyici nitelikte, çünkü ‘gelişmekte olan’ bir ülkenin emekçilerine talebi ve böylece de onların gelirini yükseltecek bir tesire sahip. Bu nedenle de aynı zamanda eşitleyici bir süreç. Hindistan ve Çin’de yüz milyonlarca insanı mutlak fakirlik cenderesinden kurtaran sürecin bizzat kendisi. Tabiî eğer Başkan Trump izin verirse. Trump’ın sözleri Çin Başkanı’nın bilgece sözleri yanında sönük kalıyor ve sadece bir komuta ve kontrol zihniyetini yansıtıyor; “Meksika’ya bir fabrika inşa ediyorsanız ve % 35 vergi olmadan ABD’ye araba satmayı planlıyorsanız, o zaman bunu unutabilirsiniz” (Sabah, 17.01.2017).

Kendisinde Alman bir firmanın Meksika’ya yapacağı yatırımı engelleme hakkını gören ekonomik bir despotizm bu. İktisadın bilim öncesi çağını kuran o entellektüel sefalete layık, merkantilist atalarına gönülden boyun eğen bir zihniyet. Yeterince manidar bir şekilde, ABD’li otomobil üreticileri Trump’ın bu tehdidine bir itiraz yükseltmediler. ‘Bütün küresel rakiplerimizle yarışmaya varız. Yapay rekabet avantajı ile korunmak istemiyoruz. Amerikan halkının sırtına basarak ayakta kalmamız iflâsı hak ettiğimiz anlamına gelir. Bilâkis, korumacı politikalar bizim daha iyi otomobil üretmeden daha çok kâr etmemizi sağlayarak küresel rekabette daha da geriye düşmemize neden olur. Bunu anlıyor ve en nihayetinde Amerikan vergi mükellefinden bize yönelik bir gelir transferi olan gümrük vergilerini ne ahlâkî ne de ekonomik buluyoruz” demediler. Demedilerse, bütün o ‘Trump yerleşik çıkarlara meydan okuyor’ iddiası ne anlama gelir? Ya da bir anlama gelir mi? Bunlar gerçekten cevaplanması gereken güzel sorulardır.

Merkantilist yanılgının temelinde korumacılığı maliyetsiz zannetmesi yatar. Tıpkı Trump’ın % 35 gümrük vergisinin sadece Alman üreticilere maliyet bindirdiğini zannetmesi gibi. Şöyle bir bakalım; Alman marka otomobiller Amerikalı tüketici için % 35 daha pahalı hale gelir. Tüketiciler Alman arabalarına nispetle kötü olan yerli üretim arabaları da daha pahalıya satın alır. Amerikalı tüketicinin satın alım gücündeki bu aşınma ekonominin otomotiv dışındaki sektörlerinde talebin düşmesine ve iş kayıplarına sebep olur. Kısa vadede, diğer sektörlerdeki iş kayıpları bedeli ödenerek, otomotiv sektöründeki iş kayıpları engellenmiş gibi görünür. Halbuki, korumacı politikaların daha iyi otomobil üretme müşevviklerini budadığı ABD otomotiv sektörü, küresel rekabet gücü zayıflayacağı için, uzun vadede yeni iş sahaları açmak bir yana var olanları korumakta bile zorlanacaktır. En iyimser senaryoda net etki ABD’ye iş kazandırmak değil, ABD’deki işsizliğin sektörler arasındaki dağılımını değiştirmektir. Bütün bunlar olurken Trump ABD Hazinesi’nin % 35 gümrük vergisi sayesinde daha çok gelir kaydettiğini bile düşünebilir. Bu ayrıca Meksika’nın ekonomisine de zarar verir. Dar ve orta gelirli işçiler durağan emek piyasası nedeniyle durağan gelir seviyeleri ile geçinmeye devam eder. İki tarafa da fayda sağlayan serbest ticaretin karşısında iki tarafa da zarar veren korumacılık vardır.

Bu tespit eşitlikçiliğin çok sayıdaki sorunundan birisine, belki de en önemlisine işaret eder. Eşitlik devlet müdahalesinin sonucu olmadığında makbul, tercihe şayan görülmez. ‘Ya benimsin ya kara toprağın’ muhakemesini hatırlatır şekilde, bu tutarsız eşitlikçilik bize tek çare olarak devlet müdahalesini dayatır. Samimi ve tutarlı bir eşitlikçi Alman otomobil firmalarının Meksika’da yatırım yapma hakkını ve kararını savunur. Bunu savunacak yerde, Trump’ın iki tarafı da vuran, ama en çok da ‘daha fakir olan’ Meksikalıları vuran korumacı politikalarına bakarak liberalizmin sonunu ilan etmez.

Bu bağlamda, medya organlarının da aşırı sorunlu bir tutum takındığını not etmek gerekiyor. Çin’in küreselleşmenin tartışmasız en kârlı ülkesi olduğunu yazan bir gazetenin, aynı sayfada ve bu ifadenin hemen yanında “[Oxfam’ın raporu] küresel gelir dağılımındaki adaletsizliği Davos’taki katılımcıların yüzüne vurdu” (Sabah, 17.01.2017) diye yazması ve ‘zengin daha zengin fakir daha fakir’ kalıbına hapsolması trajiktir. Sormamak mümkün değil: Şayet bir zamanların fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşmüş ülkesi Çin, şu demografik yapısı ve cesametiyle, küreselleşmeden en çok kâr sağlayan ülke ise, nasıl olur da zengin ve fakir arasındaki uçurum yükselmektedir?

Küresel refahın gerçek durumunu liberalizm karşıtlığına feda eden bu tutum dünya yoksullarına faydadan çok zarar veriyor. Yoksullardan yana duyarlılığın fark etmemizi gerektiren başka bir küresel eşitsizlik var. Sol ve sağ her türden devletçi ve de daha önemlisi hatalı anlatımın kurduğu söylem tekeli karşısında fakirliği gerileten büyük zaferi anlatanların sesini duymak neredeyse mümkün değil. Bu eşitsizlik de kaygı vericidir ve değişmesi gerekenler listesinin ilk sıralarında yer almalıdır. Eşitlikçilerin hoşuna gitse de gitmese de, bize hatalı, noksan ve kimi zaman bile isteye sahtekârca bir küresel refah durum raporu sunulduğunu biz liberal demokratlar haykıracağız. Liberalizmin ‘gerçekten sonu geldiği için’ değil, ‘sonu gelmesi istendiği için’ bize yalan söylendiğini yılmadan bıkmadan ifşa edeceğiz. Çünkü fakirlerden yana ve daha önemlisi doğru ekonomik paradigma liberal ekonomi paradigmasıdır. Başlangıçtan bu yana da böyleydi. Merkantilistlerin başına bela olan Richard Cobden ve John Bright’tan bu yana.

Tam da burada, kayıtlara düşmeye değer bir Liberal Düşünce Topluluğu hatırasına sahibim. Sanırım 2007 yaz aylarıydı. Bir vesileyle Ankara’daydım, Atilla Yayla hocam ve diğer dostlarla görüşmek amacıyla LDT ofisine de gittim. Nedense o gün Özlem Hanım ofiste değildi. Atilla hocam öğleden sonra Çin Elçiliği’nden tanışma ziyareti yapmak amacıyla misafirlerimizin geleceğini, bir toplantı yapacaklarını söyledi ve benim de toplantıya katılmamı istedi. Misafirlerimiz çevirmenle birlikte 7-8 kişi kadardılar. Toplantı esnasında Atillla hocam her zamanki gibi çok kibar ama sözünü sakınmadan konuşuyordu. Toplantıdan net bir şekilde hatırladığım şeylerden birisi Atilla hocamın ilk sözleriydi. Önce misafirlerin lideri konumundaki hanıma iltifat etti ve ardından “Neden bu kadar kalabalık geldiniz, hoş geldiniz, hepinizin başımızın üstünde yeri var ama bu kadar kalabalık geldiniz çünkü Komünist Parti bu yöntemle sizi birbirinize kontrol ettiriyor, değil mi?” diye sordu. Aslında bir soru değildi bu, zaten misafirlerimiz de duymamış gibi yapmışlardı. Asla unutamayacağım şey ise Çin’in uluslararası ticaretteki yeri gündeme geldiğinde olmuştu. Atilla hocam Çin’in dışa açılma sürecinin desteklenmesi gerektiğini, şayet kendileri de istekli olursa Çin mallarının serbest dolaşımını desteklemek amacıyla Elçilik ve LDT’nin ortak etkinlik düzenleyebileceğini söyledi. Misafirlerimizin yüzlerindeki o büyük şaşkınlık bugün bile gözlerimin önünde. Bizden çok daha farklı bir tepkiyi beklemişlerdi. Bugünlerde Trump’ın temsil ettiği gibi bir zihniyetle karşılaşmayı öngörüyorlardı. Adımız Liberal Düşünce Topluluğu’ydu. Kapitalizmi savunuyor olsa gerektik. Fakat Türk iş adamlarının müktesep menfaatlerinin devlet zoruyla korunmasını, onların sırf Türk oldukları için serbest rekabetin tesirlerinden azade kalma imtiyazları ile donanmalarını istememiştik. ‘Çin malları aşırı kalitesiz’ gibi sübjektif yargıları işin içine karıştırmamıştık.

Misafirlerimiz şaşkınlıkları ile veda ederken çok hoş ufak Çin işi hediyeler verdiler. Bana verdikleri dekoratif süs eşyası, içinde bol miktarda serbest ticaret kitabı barındıran naçizane kitaplığımın bir köşesinde anlam yüklü bir şekilde duruyor. Bana o güzel günü ve serbest ticareti savunma ödevimi hatırlatma görevini ifa ediyor. Böyle bir yazı yazacağım, bu hatıranın bu yazı içinde böylesine anlamlı bir tamamlayıcı parça olacağı hiç aklıma gelmezdi.

krd2-resim1

Eğer ‘yükselen ekonomilerin’ yükselmesi samimiyetle isteniyorsa serbest piyasaların eşitleyici eğilimleri engellenmemeli. Kendisini eşitlikçi olarak tanımlayan iyi niyetli insanlar Meksika’ya yatırım yapan Alman kapitalistlerin Trump’ı neden böylesine çıldırttığını iyi anlamalı. Çin’in Başkanı serbest ticaretten yana çünkü serbest ticaretin fakir ve orta sınıfların refahı için oynadığı kritik rolü bizzat biliyor ve tanıyor. ABD Başkanı serbest ticareti istemiyor çünkü o gerçekte ‘özgür dünyanın lideri’ değil, hak ettiği doğru ifadeyle ‘Amerikan kroni kapitalistlerinin lideri’dir.

Ümit ediyorum ki, gelecek yazılarımda yer vereceğim kanıtlar, politikacıların, akademisyenlerin, iş adamlarının hak veremediği o kanıtlar sizin için bir önem ifade edecek. Fakirlik ve fakirler hakkında kaygılanan herkes için olması gerektiği gibi.

Biz Türkiye’nin maalesef az sayıdaki liberalleri bazen aramızda konuşurken ‘liberal olmanın zorluklarından’ dem vururuz. Bununla birlikte, sadece zorluklarından bahsetmek liberalizme haksızlık olur. Zorlukların bir ödülü niteliğinde ‘keyifler’ de mevcut. Neredeyse herkes Trump’ın yerleşik çıkarlara meydan okuduğunu temelsiz şekilde savurup dururken, bir tek siz gerçeğin tam aksi yönde olduğunu gayet kolayca ve en sağlam temellere binaen görebilirsiniz.

Bu kadar keyif ve ayrıcalık da olsun artık.

Ayrıca bakınız...

Liberallerin “Bu Ülke”yle İmtihanı

Liberallerin “Bu Ülke”yle İmtihanı

Bu yıl Liberal Düşünce Kongresi’nin yirmi ikincisini düzenledik. Her yıl Kasım ayında, Kapadokya’da düzenlediğimiz kongreye, ...