.: Ünsal Çetin

Reel enflasyon oranımız – II

Önceki yazımda 2005–2015 dönemine ait reel enflasyon oranı hesaplaması ve grafiğine dair bazı temel tespitlere değinmiştim. Grafiğin yorumu ve sonuçları adına önemli birkaç ekleme daha yapmamız mümkün.

Öncelikle, söz konusu çalışma Birol Kovancılar’ın 7 Ocak yazısında Türkiye ekonomisi için yaptığı ‘düşük verim sorunu’ teşhisini teyit eder niteliktedir. 2005–15 dönemi toplam emek verimliliği artış hızı yıllık ortalama olarak % 1,92’dir. Bu oranı iki katına kadar yükseltmemiz orta ve uzun vadede çok büyük bir refah artışı anlamına gelecektir. Mesele dönüp dolaşıp herkesin kendi işini çok daha iyi yapması zorunluluğuna geri gelmektedir.

Fiyat istikrarı nerede?

Acı gerçek şu ki, Türkiye’de halen bir fiyat istikrarı yok. Hem de tcmb.gov.tr’yi açtığınızda karşınıza çıkan ilk ifade “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının temel amacı fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmektir” olduğu halde. Aslında bu durum çok şaşırtıcı değil çünkü fiyat istikrarı, yani yüzde sıfır enflasyon hedeflenmiyor bile. Yüzde sıfırlık bir fiyat istikrarı dahi makroekonomik istikrarı garanti altına almaz. Verimlilik normu ile kıyaslandığında, sıfır enflasyon politikası kötü bir politikadır. Bu tartışma şimdilik bir yana, gerçekten bir fiyat istikrarı hedeflemesi yapmamız ve bunu da tutturmamız artık daha fazla öncelik kazanmalı. Tuhaf bir şekilde, Türkiye için % 5 oranındaki bir enflasyonu fiyat istikrarı olarak kabul etme eğilimi ve istismarı söz konusu. Neden böyle olması gerektiğine dair bir gerekçe sunulmuyor. Aslında zaten sağlam bir gerekçe olmadığı için.

Neden ve Sonuç

Diğer bir husus, Türkiye’deki enflasyonun maliyet enflasyonu olmamasıdır, sağlam bir iktisat teorisinin bize söyleyebileceği gibi. Maliyet denen şey de bir fiyattır ve parasal fazlalıklar maliyetleri de şişirir. Bu nedenselliği unutursanız, merkez bankası sürekli bir parasal fazlalık ürettiği halde, enflasyonun sorumlusu olarak ‘maliyetlere’ işaret eder ve kolayca kendi paçasını kurtarır. Elbette, fiyat seviyesi parasal olmayan (reel) faktörler nedeniyle de yükselir. Eğer bir ekonomi geneli itibariyle verimlilik düşüşleri kaydediyor ve daha az üreterek küçülüyorsa fiyatlar artış eğilimine girecektir. Yani, ancak daralan bir makroekonomik konjonktür merkez bankasının sorumlu olmadığı türden fiyat (ve maliyet) artışlarını doğurur. Biz ise 2001’deki seviyesinden dört kat daha fazla ürettiğimiz halde % 8 etrafında dolaşan enflasyondan kurtulamıyoruz. Çünkü Milton Friedman haklıydı. “Enflasyon her zaman ve her yerde parasal bir fenomendir”. Kur artışı, maliyet yükselişi gibi değişimler enflasyonun zahirî sebepleridir. Onlar bu görünümleri nedeniyle merkez bankaları için kullanışlı birer bahaneye dönüşürler.

İyi ya da kötü son on yıllık dönemde yaklaşık % 2 emek verimliliği ile çalışan bir ekonomiyiz. Dahası, bu dönem iç piyasamızı Uzakdoğu’nun ucuz tüketici mallarına açık tuttuğumuz bir zaman dilimiydi. Fiyatları baskı altına alan bu iki eğilime rağmen katlandığımız enflasyon bir devlet üretimidir. Çünkü para üretim ve arzı merkez bankasının tekeli altındadır. Ahmet Uzun’un 15 Ocak yazısında belirttiği gibi, “kalıcı enflasyonun tek kaynağının para arzındaki hızlı büyüme olduğu unutulmamalıdır.”
Dolayısıyla, adını vermekten çekinmeyelim, TCMB bu enflasyonun sebebi ve sorumlusudur.