.: Atilla Yayla

Radikal Çevrecileri Testten Geçirmek

Bu yazıda, tüm çevrecileri değil, radikal çevrecileri teste tabi tutmanın yollarını araştırıyorum. Bütün çevrecileri değil yalnızca radikal çevrecileri teste tabi tutmak isteyişimin nedeni, içinde bulunduğumuz zaman diliminde, hemen hemen her erişkin ve yetişkin insanın çevre hakkında duyarlı ve bir şeyler yapmaya arzulu olması. Başla türlü söylersek, olağan şartlarda, yaşayan her akıl baliğ insanın, hatta aklı eren çocukların; çevre hakkında, şu veya bu tarzda ve/veya derecede, bir endişe ve hassasiyet taşıması. Ancak, radikal çevreciler, çevreye ilgi ile çevre için düşünce ve davranışta diğer insanlardan ciddi biçimde farklı bir kategori teşkil ediyor. Onlarla bu yüzden ilgileniyorum.

Radikal çevreciler ile Marksist – sosyalistler ve İslamistler arasında ilginç benzerlikler mevcut. Tabiî ki, radikal çevrecilerin bazıları Marksist – sosyalist. Son zamanlarda İslamist radikal çevreciler de zuhur etmeye başladı. Bu bileşimlerde hangisinin hangisini radikalizme ittiği araştırılmaya değer bir konu. Sanırım kişi radikal, köktenci bir ideolojik pozisyonu benimseyince hemen her konuya bakışı, yaklaşımı da radikal oluyor. Yani, bana göre, çevreci radikallerde ideolojik duruş asıl belirleyici unsur.

Bu meseleyi şimdilik de olsa bir kenara bırakıp, yukarıda değinilen benzerliklere dönersek ilk göreceğimiz şey, radikal çevrecilerin Marksist – sosyalistler ve İslamistler gibi, başkalarına karşı ahlâkî bir üstünlüğe sahip olduklarına inanmaları olur. Onlar, kendileri gibi hissetmeyen, düşünmeyen ve davranmayan kimselerin kendilerinden daha düşük ahlâkî, insanî erdem ve kaygılara sahip olduğuna kani. Marksist – sosyalistler bu boş inancı Marksist – sosyalizmin bilimin ta kendisi ve bilimsel gelişmenin nihai durağı olduğu hurafesine dayandırıyor. İslamı bir din olmaktan çıkartıp totaliter bir ideoloji olma noktasına taşıyan, bu yüzden Müslüman değil İslamizm ideolojisinin temsilcisi ve taşıyıcısı olarak adlandırılması, vasıflandırılması haksız ve yanlış olmayan İslamistler ise, ifade edilmiş biçimde İslamın son din olmasında, örtülü biçimde kendilerinin İslamı anlayış ve yorumunun tartışılmaz hakikati ifade ettiği batıl inancında yaklaşımlarına temel buluyor. Bu yüzden Marksist – sosyalistler ve İslamistler, toplumsal sistem arayışında tek ahlâklı duruşa kendilerinin sahip olduğunu, insanların iyiliğini sadece kendilerinin istediğini, tek erdemli ve vicdanlı yaklaşımın onlarınki olduğunu iddia ediyor.

Radikal çevreciler de aynı havada. Onlara göre, çevreyle cidden ilgilenen yalnızca kendileri. Başkaları çevre sorunlarına karşı duyarsız. Bu aynı zamanda onların insan cinsinin devamının tehlikelere karşı da duyarsız olduğunu gösteriyor. Bu yüzden tek ahlâklı, vicdanlı pozisyon kendilerininki. Onlar gibi olmayan hemen herkes insanlığın sonunu hazırlayacak müstakbel felaketlere katkı sağlıyor.

Bir şeyin var olduğunu iddia etmek onu var etmeye ve/veya var olduğunu ispatlamaya yetmez. Radikal çevreciler belki de onlar gibi olmayanlara atfettikleri sıfatlara ve özelliklere bizzat kendileri sahipler. Ayrıca, endişeleri ve korkuları haklı olsa bile, takip edilmesini istedikleri yol ve yöntemlerin onların giderilmesini sağlayacağının, hatta durumu daha kötüye götürmeyeceğinin bir garantisi yok. Nitekim, radikal çevrecileri birkaç açıdan teste tabi tutmak bu iddianın hiç de yabana atılabilecek cinsten olmadığını gösterebilir. Nasıl mı? Aşağıdaki gibi.

Birinci test: İnsan asıl olan mı, teferruat mı?

Radikal çevrecilere sorulacak ilk soru, dünyada insanı nereye yerleştirdikleri. İnsan dünyanın merkezinde midir, değil midir? İnsanla dünyadaki diğer canlılar, yani hayvanlar ve özellikle bitkiler arasında bir öncelik sonralık sıralaması var mıdır? İnsan mı önce gelir, hayvanlar ve bitkiler mi? İnsan hayatıyla hayvanların ve/veya bitkilerin hayatı arasında bir tercih yapmak mecburiyeti doğarsa, radikal çevreciler ne yapacaktır?

Bu soruların anlamsız ve önemsiz olduğu söylenemez. Dünya hayatı bizi bu tür tercih durumlarıyla sık sık karşılaştırıyor. Hayvanlardan korunma ve hayvanî gıda ihtiyacı dün ortaya çıkmadığı gibi yarın ortadan kalkacağa da benzemiyor. Dolayısıyla, insanlarla hayvanlar arasında bir tercih yapma sorunundan, en azından her zaman kaçamayız. Hayvanları sevsek, korusak ve beslesek bile insanın hayatı ile bir hayvanın hayatı arasında seçim yapmaya mahkûm olduğumuzda, insan hayatını korumak ve kurtarmak zorundayız. Benzer sorular ve sorunlar bitkilerle olan ilişkilerimizde de ortaya çıkar. Bitkiler de hayvanlar gibi, insanlardan daha hızlı ve daha çok ürer. İnsan cinsi kendisine yaşama alanı bulabilmek ve kapalı alanlar oluşturabilmek için de, beslenmek için de bitkileri kullanmak zorunda. En tipik bitki elbette ağaç. İnsanlar ağaçların etinden de sütünden de yararlanmak ister. Bu bazen bitkilerin canlı olmaktan çıkartılmasını gerektirir. Ancak, bir ağacın hayatının anlamı ve değeri, bir insanın hayatının anlamı ve değeriyle kıyaslanamaz. İnsan tektir, eşsizdir, insan hayatı tekrarlanamaz; ağaçlar ise benzerdir, tekrar üretilebilir. Radikal çevreciler arasında hayvanlara karşı olduğu gibi bitkilere karşı da insan hayatını önemsiz ve değersiz gören uçuk tipler var. Bunlar ilk testten sınıfta kalır.

Hayvanların ve bitkilerin var olmasının ve korunmasının bizzat insan hayatının bildiğimiz gibi var olması ve sürmesi için elzem olduğu, bu yüzden hayvanların ve bitkilerin beşerî hayat için korunması gerektiği söylenerek yukarıdaki değerlendirmeye cevap verebilir. Eyvallah. Ama bu benim iddiamı, duruşumu çürütmez, kuvvetlendirir. Radikal çevrecinin insan hayatının önce geldiği gerçeğini kabul ve itiraf etmesi anlamına gelir.

İkinci test: İnsanın refah anlayışı meşru mu, gayri meşru mu?

Tüm canlıların tabiatına yaşama ve çoğalma insiyakı gömülüdür. Canlılar yaşamak için çabalar. Canlı vücudunda açılan yaralar, vücudun kendisi tarafından iyileştirilir. İnsanlarda da, hayvanlarda da, bitkilerde de böyledir. Aynı şekilde, canlılar daima hayat şartlarını iyileştirme arayışı içinde kalır. Yaşama şartlarının kötüleşmesi için çabalayan, buna göre davranan, evrim geçiren bir canlı bulunamaz. Hayvanlar yeterli ve daha az zahmetle elde edilebilecek su ve yiyecek peşinde koşar. Bitkiler ihtiyaçları olan su ve güneş ışığını temin etmek için çabalar. İnsanlar da daha az zahmetle ve maliyetle, daha çok ihtiyacını karşılama çabası içinde ömrünü tamamlar. Buna canlıların refah arayışı eğilimi diyebiliriz. Bu eğilim canlılarda verili olarak mevcuttur. Bu eğilimi ve sonuçlarını (aldığı eğitimlerini, karakter özelliklerini ve davranış biçimlerini) yargılamak saçma ve yersizdir.

Refah arayışı anlık ve geçici değil, daimidir. Bu yüzden devamlı karşılanması gerekir. Refah arayışının şu veya bu mülahaza ile durması veya engellenmesi, canlılarda bir miktar refah kaybına sebep olmaz, eninde sonunda, mutlaka bir beka mücadelesinin ortaya çıkmasına neden olur. Refah mücadelesinin doğurduğu öz-çıkar arayışı, bencillik ve rekabet gibi özelliklerden ve durumlardan rahatsız olan yaklaşımın beka mücadelesinde bunların çok daha sert olarak ortaya çıktığını ve varlığa zararlı (şiddet, yok etme) gibi daha kötü durumların ortaya çıktığını görmesi kaçınılmazdır. Bu çerçevede bencilliğin ve rekabetin sadece insan dünyasında vuku bulmadığını, hayvanlar -ve hatta bitkiler- dünyasında da tezahür ettiği gerçeğinin altını çizmek gerekir.

Üçüncü test: İnsanın ve dünyanın hâli iktisadi faaliyeti zorunlu kılmaz mı?

İnsan ne içinde yaşadığı dünyanın ne de kendi tabiatının yaratıcısı. Bunlar üzerinde elbette tesiri var ama tüm tesirleri ikincil. Dünya insanın hiç zahmete katlanmadan tüm ihtiyaçlarını tatmin edebileceği bir yer-mekân olmaktan uzak. Avcı-toplayıcılar zamanında dahi bu imkânsızken, tüm dünyanın insan tarafından iskan edildiği bir zamanda çalışmadan, üretmeden, yani iktisadi faaliyette bulunmadan insanın beka mücadelesini kazanması ve refah yolunda ilerlemesi imkânsız. Her insan aynı zamanda iktisadi bir aktör. İktisadi faaliyetin insan için önemi abartılamaz. Sadece refahımız değil, bekamız da iktisadi faaliyete bağlı. Yüksek refah çağında yaşamamız görmemizi zorlaştırsa da gerçek bu.

Bu yüzden ipe sapa gelmez, saçma sapan öneriler ve taleplerle insanların vaktini ve enerjisini çalmak istemeyen her çevreci iktisadî faaliyet gerçeğini öğrenmek zorunda. İktisadî faaliyet, ekonomik realiteler çevre sorunlarının periferisinde değil tam göbeğinde. İktisadî hayatta üretim ve tüketim, kazanma ve paylaşma birbirinden ayrılabilecek ve müstakil değerlendirmeye tabi tutulabilecek süreçler değil, iç içe, birbirini gerektirici ve tetikleyici.