.: Atilla Yayla

Proudhon mu Marx mı?

Serinin diğer yazıları:
1. Sosyalizmin Hristiyan Kökleri
2. Ütopik ve Aydınlanmacı Sosyalizm
3. Proudhon mu Marx mı?

P. J. Proudhon Fransız, K. Marx Alman asıllı sosyalist düşünürlerdi. Aynı zamanlarda yaşadılar. İkisi de bugün “hayalci sosyalist düşünür” olarak kategorize edilen C. Fourier’den etkilendiler ama farklı yollarda ilerlediler.

“Bilimsel sosyalizm” teriminin Marx’ın kendi ideolojisine yönelik kurnazca bir adlandırması olduğunu sanıyordum. Ancak, E. von Kühneldt–Leddihn (KL) kavramın mucidinin Proudhon olduğunu söylüyor.  Ona göre, Proudhon ilk metodik ve bilimsel sosyalist düşünürdü fakat, ne yazık ki, kendisinden çok daha az yetenekli Marx’ın gölgesinde kaldı. Marx’ın yazılarında, determinizmin ve insanî şartların ürünü olduğu inancının doğal sonucu olarak, ahlâk meseleleriyle hiç uğraşılmaz. Buna karşılık Proudhon hem hayatında bir takım ilkelere azamî ölçüde uydu hem de çalışmalarına ahlâkî bir boyut kattı. Ateist olmakla beraber, teolojinin insan hayatında önemli bir yeri olduğunu düşünmekteydi. Bir iddiaya göre, son yıllarında dine döndü.

Proudhon ekonomik liberalizmi sevmedi, ama kadir-i mutlak merkeziyetçi devletten de nefret etmekteydi. Sosyalizm anlayışı bireyci ve evrimciydi. Marx’ın kendisine yönelik bir saldırısına seviyeyi çok düşük bulduğu için cevap vermedi. Geriye zengin bir eserler ve fikirler kolleksiyonu bıraktı. Şiddete dayanan devrimci yöntemleri reddetti. Doğruların keyfî biçimde empoze edilmek yerine keşfedileceğini düşündü. Sosyalizmin isyanla değil, tedricen geleceğini ve sonunda insanlığı bir merkeziyetçi dünya devleti altında değil, geniş ve gevşek bir federasyon içinde birleştireceğini hayal etti. KL’e göre, sosyalist hareketin liderliği Proudhon’da kalsaydı, sosyalizm daha anarşik, şahsiyetçi ve insanî bir yüz kazanacaktı.

Marx Yahudilikten Lutheranlığa geçen bir ailede doğdu. Yahudi düşmanı olmasında bunun bir payı olduğu iddia edilmektedir. Almanya’da tahsilini tamamladı. KL’in aktardığına göre, Profesör Ernst Kux, Marx için şöyle dedi: “Gençlik yılarında hiçbir şekilde bilimsel bir kafaya sahip olmayıp, Alman romantizminin ana akımına bağlıydı. Her zaman önce ‘hissetti’ sonra hislerini ispatlamak için bilimsel deliller araştırdı.” Marx, bazı arkadaşlarına göre, içi nefretle dolu, tahammülsüz biriydi. Onun bu nefreti ve yıkıcılığı için çeşitli açıklamalar getirildi. Bunların en ilginçlerinden biri KL’in işaret ettiği sanatla ilgisi. Bu bakımdan, Marx ile Hitler arasında bir benzerlik var.

Marx gençlik yıllarında sanatla ilgiliydi. Vasat bir şairdi. Bir tiyatro dergisi yayınlamak istiyordu. Bu rüyayı gerçekleştirememesi onun devrimciliğe demir atmasında etkili oldu. Birçok psikiyatriste göre, Marx ve Hitler gibi yaratıcı olduğuna inanıp yaratıcılığını sergileyemeyen, sergilemesine izin verilmediğini ve dünyanın değerlerini takdir etmekte başarısız olduğunu düşünen kimseler, dünyayı yıkmaya yönelir. Marx da Hitler gibi dünyanın imarına değil yıkılmasına yardım etti. Öyle hayalci satırlar döktürdü ki, bunları okuyan sağduyulu birinin şaşkınlığa düşmemesi imkânsızdı. Rüyası olan komünist toplumda, çok alıntılanan ifadeleriyle, “zengin ve muktedir tam kişi, spesifik bir faaliyet alanına sınırlanamaz, fakat kendisini her alanda geliştirebilir, toplum üretimi regüle eder ve onun bugün bunu yarın şunu yapmasını, sabah avlanmasını, öğleyin balık tutmasını, öğleden sonra çiftçilik yapmasını, yemekten sonra eleştirmenlik yapmasını, eğilimlerini –bir avcı, balıkçı, çoban veya eleştirmen olmadan- gerçekleştirmesini mümkün kılar.” Marx bu yeryüzü cennetine giden yolu bugün yanlış şekilde kapitalizm adı verilen bireysel tercih ve eylem özgürlüğüne dayalı ekonomik sistemi reddetmekte gördü. Bu büyük bir yanılgıydı. Marx’ın görüşlerinin resmî ideoloji olarak benimsendiği her yerde açlık, baskı, zulüm ve eşitsizlik standart oldu.

Sosyalizmi sadece saçma değil, aynı zamanda insanî varoluşa zararlı buluyorum. Bu yüzden, sosyalizmden başka hiçbir alternatifin bulunmadığı bir yelpazede elbette Proudhon’u Marx’a tercih edecek olmakla beraber, çok şükür buna mecbur ve mahkûm değiliz. Sosyalizmden çok daha insanî ve uygarlıkla uyumlu yollar var. Bunları görmek için sadece sosyalist kaynakları okumakla yetinmeyip liberal ve muhafazakâr filozoflara da biraz zaman ayırmak yeterli.