.: Ünsal Çetin

Popülizm ve Devletçiliğin Ortak Zaferi

Yazmaya bir süre ara verdikten sonra başımı kumdan kaldırıyorum, yavaş yavaş. Ekonomi gündemimize bakıyorum, gazete sayfalarında, TV programlarında ve web alemimizde. Değişen pek bir şey yok. Seçim gündemi vesilesiyle, aynısının daha fazlası.

Zaman zaman girişimcilikle ilgili bir yayına rast gelip, gerçekten dişe dokunur fikirler duyma ümidi ile dikkat kesiliyorum. Sonuç çoğu zaman dikkate değmiyor. Günümüzün moda konusu “girişimcilik”. Moda olduğu için onun hakkında konuşanların yüzeyselliği ile ekonomik jargonun dolgu malzemesine dönüşüyor, kendisine ait özel anlamlarını çoğu zaman kaybediyor. Bol bol konuşuldukça, izleyenlerin dikkati azalıyor.

Bu görünüşteki bolluk, girişimciliği 20. Yüzyıl’da iktisadî teoriye entegre eden William Baumol ve Israel Kirzner’in eserlerinin bizim ülkemizdeki mutlak yokluğu nedeniyle faydasız kalıyor. Koca bir ülkenin koca koca yayın evleri bu isimlerin tek bir kitabını bile Türkçeye kazandırmış değil. Bu gerçek, inanılır gibi de değil.

Toplu fiyat indirim kampanyası ile enflasyonu düşürmeye çalışan bir ülke böyle mümkün olabiliyor. Belirli bir sektörde, belirli birkaç iş adamı bir araya gelip, birlikte fiyat yükseltse ya da birlikte fiyat indirse, peşlerine Rekabet Kurumu denen rekabet düşmanı devlet dairesini takan devlet yapıyor, bunu. Girişimcilik ve piyasa sürecine dair teorik yoksunluk ile bu yaman çelişki arasındaki bağlantı böylece fark edilmeden kalıyor.

Faiz lobisi söylemini bir süredir terk etmiş gibi görünen bir hükümetin, eşit derecede geçersiz ‘stokçu ve fırsatçı’ söylemini bir gecede çekmeceden çıkarmasına ne demeli? Daha vahimi bu söylemin yoğurt mayası gibi başarıyla tutmasının sanırım birkaç liberal ekonomist dışında kimseyi ürkütmemesi.

Bir önceki seçim öncesi devlet bankalarını faiz lobisinin parçası olmakla suçlayan bir hükümetin, yeni bir seçim öncesi devlet bankalarını seçim programının bir parçası olarak kullandığı günlerden geçiyoruz. Bu tarz popülizme trajikomik yönden bakmayı öğreniyorum, yavaş yavaş. Kredinin politik tahsisi güç ve mevzi kazanıyor. Elbette devlet bankalarını özelleştirmenin artık gündemde hiç yer almaması da şaşırtıcı değil. Yeni KGF limitleri geliyor ‘müjde’ olarak. Üstelik bu dönemde verilen kredilerin büyük ihtimalle en riskli krediler olacağı gerçeğine rağmen.

Faiz oranları, enflasyon belli oranda düşmüş. Buna rağmen markette hâlâ sebze meyvede fiyat düşmüyor. Bunun ahlâkî bir temeli olabilir mi? Bu marketlerde benim halkımı sömürme mücadelesini devam ettirenler varsa bunun hesabını sorma görevi de bizimdir ve hesabını sorarız.

Böyle konuşan bir bakış açısının, ‘bir süredir’ faiz lobisinden dem vurmadığı için ilerleme kaydettiği düşünülebilir mi?

Kimilerine göre, bu tarz söylemlere gereğinden fazla önem vermemeliyiz. Bunlara ‘seçim konuşması’ deyip geçmeliyiz. Ancak, böyle bir kayıtsızlık bu tür söylemlerin güven ortamını zedeleyen etkisini göz ardı edecektir. Ayrıca uzun vadede düşünce iklimini kuraklaştıran tesiri de hesaba katılmalı.

Rahmetli (ve çok özleyerek andığım) Turgut Özal’ın piyasa ekonomisi ve teşebbüs hürriyeti söylemleri doğal olarak onun bazı politikalarında –olabildiği kadarıyla– karşılık buldu; Türkiye’nin kaderini çizen çok önemli bazı sonuçları doğurdu. Ama ayrıca on yıllar sonra biz, bazı hiç tahmin etmediğimiz yerlerde bu söylemlerin ‘80’lerde yeşeren’ fidanlarıyla karşılaştık. Günümüzde ise ekonomik öcüler ve böcüler söylemi ile kendi politikasının doğru veçhelerini arka plana atan bir anlayış söz konusu. Gelecekte, Türkiye’nin yeni nesil muhafazakârları ne kadar daha hatalı fikirlerle bir çığ gibi piyasa zihniyetinin üstüne düşecek? Bunu göreceğiz, uzun vadede hep beraber.

Bir kitapçıda şahit olduğum vaka meramımı anlatmama yardımcı olabilir. Orta yaşların biraz üstünde, görünümünden hali vakti yerinde izlenimini edinmek mümkün bir adam. Sorumlu kişiye çıkışıyor. “Bu kitap geçen hafta baktığımda 30 liraydı. Şimdi 32 lira olmuş. Bu ülkede ne değişti de zam yaptınız. İşte bu fırsatçılıktır” diyor. Yetmiyor, 2 lira zam için “Sizi şikâyet edeceğim, yöneticinize e-posta yazacağım. Sosyal medyada mağaza adını da vererek bunu anlatıp itibarınızı zedeleyeceğim” diyor. Sorumlu kişi, sanırım ‘Müşteri her zaman haklıdır’ hurafesinin de etkisiyle, “Haklısınız beyefendi, elbette şikâyet etme hakkınız var” diyor. Bir an, dâhil olup “Bu ülkede geçen haftadan bu yana asgari ücret değişti ve burada çalışanların hepsi asgari ücretli” diyesim geldi. Ama vazgeçiyorum. Adam “Bakın ben de ticaret yapıyorum, ama böyle de fiyat artışı yapılmaz ki” dedikten sonra, tamamen vazgeçiyorum.

“Yeterince propaganda ve serbest piyasa paradigmasından yeterince yoksunluk tacirleri bile ticaret düşmanı yapabiliyor. Bu karşılaştığım ilk örnek değil ki…” diye düşünüp oradan ayrılıyorum.

25 Ocak 2019