.: Yorum Analiz

Politika Savaşın Başka Araçlarla Devamı Değildir – Sadi Yumuşak

Askerî bilime önemli katkıları olan Prusyalı general Carl von Clausewitz (1780–1831) Savaş Üzerine (Vom Kriege) adlı eserinde “savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır” der. Savaşların ekonomik ve politik nedenlerinin analiz edilmesi gereğine dikkat çeken Clausewitz, aynı zamanda askerin sivil politikacıya, ordunun sivil siyasî iktidara tabi olmasını savunarak militarizme karşı çıkar.

Ancak, Clausewitz’in bu aforizması ters yüz edilerek “politika, savaşın başka araçlarla devamıdır” şeklinde bir anlayışın da politik söylem ve eylemlere yansıdığı görülüyor. Bu—sivil politikacının askere, sivil siyasi iktidarın orduya tabi olması gibi—politik kültür ve düşünce tarzında militarizm olarak nitelendirilebilir. Bunun sonucu olarak sosyal ve politik alanlar “savaş meydanı” gibi görülüp militarist, “savaşçı” bir düşünce tarzı ile militarist, “savaşçı” bir dil birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak karşımıza çıkıyor. Bu şekilde militarizmin etkilerinin ağır bastığı düşünce ve politika dünyası “düşmanlar” (ayrıca bunlar arasında bir “baş düşman”), “ordular”, “askerler”, “kurmaylar”, “cepheler”, “ittifaklar ve müttefikler”, “strateji ve taktikler”, “cephane”, “silahlar”, “marşlar” ile doludur ve genellikle “düşmanımın düşmanı dostumdur” kuralı geçerlidir.

Özellikle soğuk savaş döneminde dünya çapında politika alanında militarist düşünce ve davranış tarzının zirve yaptığı söylenebilir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri olarak, en meşhur sözü “iktidar namlunun ucundadır” olan Mao, “baş düşman ABD emperyalizmi” karşısında SSCB’nin “barış içinde birarada yaşama ve yarışma” politikasını “pasifizm” ve “revizyonizm” olarak suçladıktan bir süre sonra “artık baş düşman ABD değil, Sovyet sosyal-emperyalizmidir” diyerek (SSCB’nin “barış içinde birarada yaşama ve yarışma” politikasını fersah fersah aşıp) ABD ile doğrudan işbirliğine girerek yeni “baş düşman Sovyet sosyal-emperyalizmine karşı” Şili’de Pinochet darbesini, İran’da Şah rejimini vb. desteklemişti. ABD yönetimlerinin ise, “baş düşman” SSCB karşısında, “hür dünya” adına, “insan hakları” adına, “demokrasi” adına desteklemedikleri diktatörlük, işbirliği yapmadıkları terörist kalmamıştı. Bunların son ibret verici örneklerinden biri 1980’li yıllarda Afganistan’da “komünizme karşı” destekleyip besledikleri terör örgütlerinin El-Kaide gibi haleflerinin bir süre sonra kendi başlarına bela olmasıdır. Ne yazık ki “düşmanımın düşmanı dostumdur” gibi ancak savaş meydanlarında, o da kısmî olarak, geçerliliği olabilecek askerî taktikleri ilkesizce politika alanına ithal etmenin ne kadar sakıncalı ve yanlış olduğu hâlâ görülememişe benziyor.

Soğuk savaş dönemi kapanırken SSCB’de Gorbaçov yönetimi ile başlayan glasnost (açıklık) ve perestroyka (yenilenme) süreci dünyada umut verici, yepyeni bir döneme girilmesini gündeme getirmişti. Ancak, “yeni bir düşünce tarzı” ve “yeni bir politika tarzı” dünya çapında hâkim olup barıştan ve demokrasiden yana global çapta bir yenilenme gerçekleşemedi. Bunun sonucu ise soğuk savaş döneminin “dehşet dengesi” üzerine kurulu iki kutuplu dünyanın istikrarı yerine eski kamplaşmanın prangalarından kurtulan devletlerin kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalıştığı, yeni dünya düzeninin tek kutuplu mu, çok kutuplu mu, yoksa kutupsuz mu olacağının henüz belirsiz olduğu, çalkantılı bir geçiş döneminin istikrarsızlığı oldu.

Uluslararası ilişkilerde ortaya çıkan bu istikrarsız durumun eskisinden daha kötü olduğunu söylemek doğru değil. Belki bazıları eskiden durumlarının daha iyi olduğunu söyleyebilirler ama—NATO ve Varşova paktları arasındaki silahlanma yarışının insanlık için yarattığı büyük tehlikeler ve maliyetler bir yana—gerek bir tarafta ABD’nin “uydu devletleri”, diğer tarafta ise SSCB’nin “uydu devletleri” konumundaki ülkeler için, gerek bu ikilem karşısında iç gerilim ve çatışmalarla boğuşan ya da iki kamp dışında üçüncü bir yol izlemeye çalışan ülkeler için durum çok farklı olsa gerek. Eski iki kutuplu, iki kamplı dünya düzeninin son bulmasıyla bu ülkeler genel olarak daha özgürce gelişme olanaklarına kavuştular.

Dünyanın içinde bulunduğu mevcut istikrarsız, neredeyse kaotik durumda, bir yandan güvensizlikler ve çıkar çatışmalarının artmasıyla birlikte milliyetçiliğin ve militarizmin yükselişine tanık olunmakla birlikte, bir yandan da devletler arası ilişkilerde düşmanlıklar da, dostluklar da olmayıp yalnızca çıkarların olduğu gerçeği günümüzde daha açık bir şekilde kendini gösteriyor. Üstelik aynı zamanda karşılıklı bağımlılıkların ve karşılıklı çıkarların iyice birbirine girip yumak olduğu bir küreselleşme gerçeği var. Beklenen, bu zor geçiş döneminin olabildiğince düşük maliyetle atlatılıp dünyanın yeni bir güçler ve çıkarlar dengesine kavuşmasıyla yeni bir istikrar dönemine girilmesi ve uluslararası sistemin buna uygun şekilde yeniden yapılanması.

Bu geçiş dönemi yarın yeni bir dünya kurulduğunda tek tek ülkelerin bu yeni dünyada nasıl bir yer alacaklarının belirlendiği bir dönem ve bu süreçte en az dış faktörler kadar iç faktörlerin de belirleyici olduğunu unutmamak gerek.

Bugün geriye dönüp 2. Dünya Savaşı sonunda yeni bir dünya düzeni kurulurken Türkiye’nin buna nasıl ayak uydurmaya çalıştığına bakıldığında, sonra bir de—tüm kusurlarına rağmen—Türkiye’ye benzer seviyede bir demokratikleşmenin gerçekleştirilemediği aynı coğrafyadaki bazı ülkelerin yaşadıkları göz önünde bulundurulduğunda, günümüzde ondan geri kalmayan, hatta çok daha iyisini gerçekleştirmenin önemi daha iyi anlaşılabilir. 1946-50 yıllarında, “alaturka” bir tarzda da olsa, çok-partili demokrasiye barışçıl bir geçişi başarabilmenin ülkenin kaderini değiştirdiğini söylemek mübalağa olmasa gerek.

Şimdi, günümüz dünyasındaki bu yeni geçiş döneminde ise, Türkiye’nin ihtiyacı olan, bir yandan dış politika alanında yeni çok kutuplu dünya koşullarında temel çıkarlarını yeniden tanımlayıp (“dost”, “düşman” demeden) bütün devletlerle ilişkileri ve işbirliğini karşılıklı çıkarlar temelinde geliştirirken, diğer yandan iç politika alanında da (“dost”, “düşman” demeden) demokratik birliğini geliştirip güçlendirmektir.

Tek başına “birlik” kavramı, geçmişte sık sık “milli birlik” adına yapıldığı gibi, tekçiliği ve otoriterliği ima edip farklılıkların yok sayılmasına, baskılanmasına yol açabilir, ama “demokratik birlik”, çoğulculuğu, farklılıklara saygıyı içerir. Ancak demokratik bir birlik istikrarlı ve kalıcı olabilir. Demokratik çoğulculuğun dışlandığı bir birlik ve istikrar ise aldatıcı olup, örnekleri çok görüldüğü üzere, baskı altına alınmış farklılıklar ve çelişkilerin bir kırılma anında sert çatışmalara ve yıkıcı sonuçlara yol açma tehlikesini sürekli bağrında taşır.

Doğal olarak farklı çıkarlara sahip bireyler, sosyal gruplar ve sınıflardan oluşan toplumun şimdiye kadar bulunabilmiş en iyi yönetim biçimi olan demokrasinin sürekli korunup güçlendirilmesi ve geliştirilmesi özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde hayati bir önem taşır. Bunun için sadece anayasal düzenlemeler, kurumsal reformlar yeterli değildir; hatta sonuçta asıl belirleyici olan politik kültürün yenilenmesi, demokratikleşmesi, sivilleşmesi, demilitarizasyonudur.

Bugün Türkiye’de militarizmin kurumsal vesayeti sona ermiş olmakla birlikte militarizmin politik kültür üzerindeki etkilerinin hâlâ güçlü ve yaygın olduğu görülüyor. Demokrasinin vazgeçilmez unsurları denilen politik partilerin “ordu”, bireylerin “asker”, politik rakibin “düşman”, politika alanının “savaş alanı” gibi görülmesi, ancak militarizmin politik kültürde etkilerinin hâlâ güçlü olduğuna işaret eder ve demokrasinin gelişmesine engel oluşturur.

Politika bir mücadele alanı olabilir ama “savaş alanı” değildir, burada “husumet” değil, “rekabet” söz konusudur. Politika alanında “düşman” yoktur, “rakip” vardır. Politik rakibini toptan yanlış görmeyip doğruları da olabileceğini kabul ederek, rakibin görüşlerindeki olası doğru ve değerli yanları da görüp benimsemeye açık olmak gerekir. Bazı durumlarda politik rakiplerin ortak hareket etmeleri de gerekebilir. Esas olan, kime karşı mücadele edildiği değil, nelere karşı ve neler için mücadele edildiğidir.

Böylesi bir anlayışın politik kültüre hakim olması, çoğulculuk ve politik rekabet temelinde demokratik birliğin gelişip güçlenmesi, sadece şu veya bu tarafın değil, tüm tarafların böylesi bir anlayışta buluşmasını, uzlaşmasını gerektirir.

Türkiye’nin aşırı kutuplaşmış politik yaşamında “normalleşme” ihtiyacı ve talebi bir süredir sık sık dile getirilmekle birlikte, bunun gereği olarak politik kültürde demilitarizasyon ve demokratikleşme, özel olarak da politikanın “husumet” düzleminden “rekabet” düzlemine geçmesi doğrultusunda fazla yol alınabilmiş değil maalesef. Öyle görünüyor ki bunun için daha fazla zamana ve daha çok çabaya ihtiyaç var.

Politik kültürün demokratikleşmesi ile tüm kurum ve kurallarıyla demokrasinin yerleşmesi, kökleşmesi ve gelişmesi birbirinden bağımsız süreçler değildir. Bunlar birbirini destekleyen, teşvik eden ve koşullandıran süreçlerdir. Bir ülkede demokrasinin gelişme seviyesi bu her iki alanda birden ilerleme sağlanmasına bağlıdır. Birini diğerinin önkoşulu olarak görmeden, her iki alanda ilerleme kaydetmeye ihtiyaç var. Bölgedeki durumun ve dünyanın içinde bulunduğu geçiş döneminin Türkiye’yi yüz yüze bıraktığı meydan okumalar bu ihtiyacı kat kat arttırıyor ve iktidarıyla, muhalefetiyle, politik aktörlere büyük bir sorumluluk yüklüyor.