.: Ünsal Çetin

Pazarcıya Karşı Devletçi

‘Pazarcı’ diyoruz onlara. Bakkal veya manav da olabiliyorlar. ‘Pazarcı’ harfi harfine okunduğunda ‘piyasacı’ ile aynı kapıya çıksa da, onlardan serbest piyasa ekonomisinin radikal savunucusu olmalarını bekle(ye)miyoruz. Hatta son yazımda bahsettiğim gibi piyasa düşmanı tacirlerin, koyu devletçi iş adamlarının varlığı bir gerçek.

Esnafımız bugünlerde neye uğradıklarını şaşırmış durumdalar. Bu ülke 90’larda dörtnala enflasyonu yaşadı. Ama o günlerde dahi, bu kadar kesif bir baskı altında kalmamışlardı. Ne oldu, neden oldu da aynı anda tefecilikle, sömürücülükle, terörizmle, vatana ihanetle suçlanmaya başladılar? Birden bire, adeta yeni bulunmuş bir günah keçisi gibi. ‘Kazıkçı’ lafını bile hafif bulan bir baskı bu.

Ülkeyi adeta temel ekonomi bilgisine bile sahip değilmiş gibi yöneten bir idare var artık. 2003’den 2018’nin ortasına kadar 15 yıllık refah dönemini mümkün kılan anlayışa benzemiyor bu. Aklına gelen olur olmaz her müdahaleyi ‘tedbir’ sanan, ekonomik fayda ve maliyet analizi üzerinde düşünmeden, ‘ezbere uygulayan’ bir anlayış. ‘Ezbere’ derken, günümüz siyasetinin bazı özelliklerinden bîhaber görünmek istemem. Elbette bu vesileyle tekrar belirtmem lazım; kamu kaynaklarıyla oy satın alma hesaplarını kamu politikası yapımında meşru bir strateji olarak görmüyorum. Bastiat’ın ‘yasal soygun’ teşhisine katılıyor ve bu süreçlerin en sinsi yozlaşma türü olduğunu düşünüyorum.

Eğer bir ülkede enflasyon %10’un üzerinde ise o ülkenin fiyat sistemi bir kaos halindedir. Enflasyonun sorumlusu bu devletin, daha müşahhas olarak TCMB’nin izlediği para politikasıdır. Dolayısıyla, devlet kendi kabahatinin üstünü kendi esnafını şeytanileştirerek örtüyor. Neden esnaf? Öyle görünüyor ki, faiz lobisi söylemi, artık misliyle ters tepen yumruklar yememize sebep olacak kadar zarar verici bir seviyede, tepe tepe kullanıldı; sıra şimdi başka bir devlet dışı aktöre, esnafa geldi?

O esnafa bir kulak verdiğimizde ise devletçinin kulaklarını sıkı sıkıya kapatmasına neden olan ağır gerçekleri çok mahir şekilde ifade edebildiğini görebiliyoruz. İnsanın ekonomik sağduyu sahibi olabildiğini görebiliyoruz;

Manav – Bu yapılan kolaylıkları bana yapsınlar, ben tanzim satıştan daha ucuza satarım.

Muhabir – Kolaylıktan kastınız nedir, biraz açar mısınız?

Manav – Şimdi tanzim satışın yapıldığı yerde dükkan kirası yok. Eleman ücreti yok. Vergi ödenmiyor. İşgaliye bedeli ödenmiyor. Poşet parası yok. Bunlar büyük paralar. Bunları bana yapsınlar ben tanzim satıştan daha ucuza satarım. En basiti mandalina görüyor ‘ah pahalı…’, mandalina dalında böyle değil ki! Bunu toplayana bir para veriyorsun. Depoya koymaya bir para veriyorsun. Yıkatmaya bir para veriyorsun. Kasaya bir para veriyorsun. Ya şimdi adam İstanbul Haline gidebilmek için 6 tane köprüden geçiyor. Her bir köprüde para ödüyor. Bunlar para değil mi ya… Peki bunların maliyetleri nasıl çıkacak? 1 kilo poşet, bak şurada, 17 lira. Ben burada 3 kilo poşet harcıyorum, 50 lira. 60-70 lira da verip halden buraya geliyorum, 100 lira. E peki ben eleman çalıştırıyorum. Kira veriyorum, stopaj veriyorum, peki bunlar ne olacak? Ya bir tek işin göründüğü kısmıyla bakıyor herkes. 

Manavımızın videonun sonunda müstehzi bir ifadeyle “bir tek işin göründüğü kısmıyla bakıyor herkes” demesi de bir hayli manidar. Bastiat’ın “Görünen ve Görünmeyen” makalesini hatırlamamak pek mümkün değil.

Gerçekten de, iktisat biliminin malların zamana ve mekâna dağılımını inceleyen dalı (spatial economics) bize, dalındaki mandalina ile evimizin buzdolabında tüketilmeye hazır olan mandalinanın bir diğerinden farklı ürünler olduğunu söyler. Aradaki her bir aşama bir maliyete ve faydaya sahiptir. Bir malı verili ekonomik koşullar altında bir yerden diğer yere nakletmenin daha hesaplı ve dolayısıyla kârlı yöntemleri varsa, bunu keşfedecek olan yine sektörün piyasa aktörleridir. Bize girişimcilik taslayan devletin burada yapabileceği tek şey, taşma–dağıtma maliyetlerinin manipülasyonudur. Sözde ‘faydasız’ aracıların merkezi bir planlama altına alınması; var olan bir maliyeti yokmuş gibi göstermek, aracıların bazılarının imtiyazlandırılması, diğerlerinin sektörün dışına atılması vb.

Enflasyonun nedenini ‘dün faizken bugün gıda teröristleri, yarın kim bilir petrol şirketleri’ olarak keyfine göre değiştiren zihniyet bilimsel değildir. Bilakis, herhangi bir piyasa ya da piyasa aktörü değil, TCMB’nin ürettiği parasal fazlalıklar enflasyonun sebebidir. 2004’ten bu yana fiyat istikrarını bir türlü temin edemeyen, enflasyon beklentilerinin kemikleşmesine ve böylece beklentilerin de enflasyon sarmalını beslemesine sebep olan şey bizzat TCMB’nin politikasıdır. Gıda fiyatlarının reel ekonomik gerekçeler dışında yükselişine de bu politika neden olmaktadır.

Dolayısıyla, ihtiyaç duyduğumuz şey piyasaların üstüne balyoz indirmek değil, fiyat istikrarını sağlayacak kadar sıkı, enflasyon beklentilerini kıracak sert bir para politikasıdır. Bu ise gelecek nesilleri de düşünen cesur bir basireti gerektirir.

Belki de asıl meselemiz bu cesareti gösterememektir. Çünkü piyasaları dövmek söyleminin ima ettiğinden farklı, entelektüel ve nadir bulunan bir cesarettir bu.

22 Şubat 2019