.: Ünsal Çetin

Para Politikasına Bağımlı Olmak

Ekonomi medyasındaki haberlere, beyanlara bakılırsa, bu kadar basitmiş meğer. Son bir yılı ekonomik bir kâbusa çeviren sıkıntıya –enflasyona– hitap etmek de neymiş. Bütün mesele gerçekten faiz imiş, faizi düşürmekmiş. “İnşaatta en kötü geride kaldı”, “Faiz indirimi üretimi artıracak”, “Faiz indirimleri nefes aldıracak”, faiz indirimleri “Büyümeye katkı sağlayacak”, tıpkı Keynesyen mantığın ileri sürdüğü gibi kolay kredi ‘Taşı ekmeğe dönüştürecek’. ‘Herkesin artık mutlu olması ne güzel’ diyesi geliyor insanın.

Para politikamızın sıkı olmadığını yazdım durdum, sıkı olduğunun iddia edildiği süre boyunca. Önceki döneme nispetle daha yüksek ve fakat bir yıl bile devamlılık göstermeyen faiz oranlarına sıkı para politikası den(e)meyeceği açık olmalı. Kendisini kandırma yeteneği çok yüksek bir ülke olduğumuzu para politikasında da sergilediğimiz bir dönem oldu bu. Rothbard’ın yaptığı gibi, gördüğümü doğrudan ifade etmem lazım. Enflasyon bizi yönetenlerin ve onların para politikası üzerinden avantajlı kılmak istediklerinin zerre kadar umurunda değil. Halkın satın alım gücünü böylesine eriten bir enflasyonun, popülizm çağında ve güya ‘halkın derdi ile dertlenen’ popülistlerce, bu seviyede göz ve söz ardı edilmesinin başka bir açıklaması yok. Richard Cantillon’un kaleminden döküleli çok uzun zaman geçse de, Cantillon Tesirleri halen geçerli; enflasyon orta ve dar gelirlilerin aleyhine devlet ve onun sevdiği oğullarının kazandığı, halkın refahına karşı kurulan bir tezgâh. Faiz lobisi söylemi de enflasyon lobisini örtmek için uydurulmuş devletçi bir perde.

Para politikasının artık bütünüyle –bir popülist miyopluk bağlamında– ‘yeniden seçilme kaygısının hizmetkârı’ haline geldiği günlerden geçiyoruz. Bu ülkeye böyle bir zarar verilmemeliydi. Ekonomiyi gevşek para politikalarına bağımlı kılmak şeklindeki gerçek tehlike, modern merkez bankacılığı doktrininde hak ettiği daha fazla yeri zaten bulmuyordu. Onun bu kayıtsızlığının politikacılar tarafından paylaşılması önümüzde tehlikeli bir yolu açıyor. Küresel bağlamda, Fed’in liderliğinde ve sayesinde bu risk gerçeğe dönüşeli çok oluyor. Fed’in politikasında gevşeme yönünde yaşanan değişikliğin yetmediği anlamına gelen, “Dünya piyasalarının büyük olasılıkla daha fazlasının yapılmasını beklediği” şeklindeki ifadeler işte bu durumun bir tespiti. “Geleneksel olmayan, olağan üstü, geçici” gibi kelimelerle adlandırılan para politikalarının “kanıksandığı, olağanlaştığı, kalıcı hale geldiği”, yani bağımlılık yaptığı anlaşılıyor.

Faizin enflasyonun sebebi olduğu yönündeki anlayışın, bizim ekonomimizi gevşek para politikasına bağımlı kılmaması pek mümkün değildi. Negatif reel faiz oranı güden bir TCMB’den başka bir kapıya çıkmayacak bu anlayış, önce potansiyel üstü büyüme, sonra yavaşlama (veya koşullara göre daralma) döngüsüne mahkûm ediyor bizi. Gayri safi yurtiçi hâsıla volatilitesindeki sinir bozucu artış bunun sadece su yüzeyinde görünen bir sonucu. Ekonominin potansiyel büyüme oranının kısıtlanması ise uzun vadede hepimizin ödediği ağır bedellerden birisi. Üstelik, bizi bekleyen, önümüzdeki döngüde gevşek para politikasının muhtemel tesirsizliği ayrı bir stres faktörü. İstenen sonuçlar alınamazsa, ‘demek ki daha fazla gevşememiz lazım’ sonucuna varılacağı kesin gibi.

Birbirini besleyen devletçilik ve popülizm propagandası aksini iddia etse de, üretimin ve istihdamın önündeki engel faiz değil, enflasyondur. Faiz oranları onarıcı ve koordine edici temel bir göstergedir. Faiz oranları piyasanın kaçınılmaz parçasıdır ama enflasyon piyasaya dışarıdan bir tazyiktir. Ancak iktisadî muhakemenin ilk adımından ötesine ilerlemeyen (kuvvetle muhtemel ilerlemek de istemeyen) bir zihniyet faiz oranlarını üretimin önünde bir engel olarak görebilir.

Yeterince vurgulanmayan bir gerçek de şu ki, fiyat istikrarı ekonomik büyüme ile çekişmez. Milli geliri artırmak için enflasyona ihtiyaç duymayız, özellikle de uzun vadede. Hatta ve hatta, fiyat istikrarı politikacının yeniden seçilmesi önünde de engel değildir. Doğrudur ki, bir fiyat istikrarı rejimine geçiş, ekonomik bir sancı sürecine neden olur. Hoşumuza gitsin veya gitmesin, fiyat istikrarı hedeflemesini gerçekten güden politikanın kısa vadeli de olsa bir bedeli vardır. Ancak bu bedel, dur–kalk döngüselliğine hapsolan bir ekonominin maliyeti ile kıyaslandığında çok daha hafif ve katlanılabilir kalır.

Kaldı ki, girişilen yeni enflasyonist hızlandırmacılık son bir yılın ekonomik sancısının boşa çekilmesi, halkın ödediği ağır bedelin havaya uçması anlamına geliyor. Enflasyon %10’un altındayken onu yenmek daha az maliyetliydi. Ama bu yola gidilmedi. Bugünün enflasyonist hamlesi daha sancılı bir süreci biriktirecek ve gerektirecek. Önümüzdeki seçimsiz dört yıllık süreye rağmen, bu doğru yola girilmeyecek olması neredeyse kesin gibi. Yeniden seçilmek isteyen bir iktidar var karşımızda. Fiyat istikrarını sağlamak için her türlü imkân elinde. Bunu yapmaktan onu alıkoyan şey ise, kendisinin devletçi-popülist paradigması. Bu paradigma, aynı zamanda, iktidarı halk için doğru olanı yaparak seçim kazanmaktan da alıkoymaktadır. ‘Büyük talihsizlik’ işte buna denir.

Kısacası, fiyat istikrarı belki mükemmel değildir ama, fiyat sisteminin en az maliyetli ve en yüksek kaliteli versiyonudur.

25 Eylül 2019