.: Ünsal Çetin

Para, Alkol ve Para Politikası

Naçizane okumalarını parasal ve finansal konulara yoğunlaştırmış bir iktisatçı olarak ancak bu kadar keyifle gülebilirdim. “Parasal sisteme karşıyım” diyerek banka şubesine arabasıyla dalan vatandaşıma bunun için teşekkür etmeliyim.

“Antalya’nın Muratpaşa ilçesinde alkol alan Cem Mustafa Demir (28), sabaha karşı saat 04:00’te otomobiliyle özel bir banka şubesine girdi. Bankanın sistem odasını yakmak üzereyken polis tarafından yakalanan Demir, ‘Parasal sisteme tek başına olan bir direniştir bu. Herkesin borcu yok mu bankaya. Parasal sistemin insanlar üzerindeki etkisi kötü sonuçlar doğuruyor. Buna dikkat çekmek için yeni bankalarda buluşmak üzere’ dedi” (04.03.2017, Sabah).

Çok şükür ki, bu vatandaşımızın çağrısına kulak veren başka alkol severler olmadı. ‘Alkolün insanlar üzerindeki etkisi kötü sonuçlar doğuruyor’ diye bir karşılık vermek belki ilk akla gelecek olan şey. Ama parasal sistemi alkol ile bir tutma imasına sahip olabilir bu.

Bireysel ve makroekonomik krizler piyasaların içinde olur. Bu nedenle, insanlar çekilen acıları, olumsuz sonuçları, üzerinde düşünmeden ‘piyasa başarısızlığı’ olarak adlandırmaya meyleder. Ama iktisatçı böyle kestirme düşünemez. Düşünmemeli de. Örneğin Sovyetler Birliği’nin ekonomisini varlık balonlarına sahip olmadığı için öven bir ekonomist pek ciddiye alınamaz. Hızlı yapay büyüme ve ani çöküş döngülerini önlemenin doğru yolu piyasaları budamak değildir.

Parasal sitemi ve parayı alkole benzetenler olabilir. Daha doğru bir benzetme para ile kan arasında yapılabilir. Tabiî sadece anlatım basitliği sağlamak adına ve bu benzetimin finansal her mesele üzerinde düşünmek için uygun olmayabileceği kaydıyla.

Tıpkı kan fazlalığı ve kan azlığının bir sağlık sorunu olması gibi, parasal fazlalık (enflasyon) ve parasal kıtlık (deflasyon) da makroekonomik hastalığa sebep olan parasal dengesizliklerdir. Finansal sistem de kan dolaşımı sitemine benzer. Kaynakları doğru zamanda, en çok ihtiyaç duyan yerlere tahsis eder. Başta faiz oranları olmak üzere, finansal sistemin bütün o fiyat göstergeleri kaynakların gideceği doğru yer ve zamanı belirlemede ikame edilemez bir rol oynar. Bu role New York’taki ‘o sahte mahkemenin’ bazı imaları üzerinden işaret edilmesi de mümkün. Doğru bir tespit olarak Türkiye’deki bazı yorumcular amaçlardan birisinin, devlet bankası–özel banka ayrımı olmaksızın, bankacılık sistemimize vurmak olduğunu dile getirdi. Ekonomik bir zarar vermenin yolu olarak bankacılık sektörünün seçilmiş olması gayet manidar. ‘Faiz lobisi’ olarak karalanan sektörün ülke refahı için önemi artık yeterince açık olmalı. Bankacılık sektörünün 2000’lerdeki yükselişinin Türkiye’nin yükselişi ile birliktelik kurması rastlantı değil. Ülkenin yükselişini engellemek isteyenlerin bankacılığı hedef alması da elbette şans eseri olamaz.

Günümüzün ekonomilerinde para verip bir ürün satın alırsınız (harcarsınız) ya da ürün verip para satın alırsınız (kazanırsınız) ama ürün verip ürün satın alamazsınız. Malların mallarla değiş tokuşu atık piyasalarda esamisi okunmayan bir ticaret şeklidir. Bir değişim aracı olarak ‘para’ ticaret hacminin olağan üstü artmasını ve kazanç/refah olanaklarındaki devasa yükselişi mümkün kılan hayırlı bir icattır. Para ekonomide her işlemin bir tarafıdır ve bir ekonomideki bütün piyasaların toplamının ‘para piyasası’ olarak adlandırılması daha doğrudur. Hatalı bir şekilde kredi, yani ödünç verilebilir fonlar piyasasına para piyasası denmesi bizi yanıltmamalı.

Paraya yalnızca kendisine özgü karakterini veren de bu. Para ekonominin bir kısmıyla ilgili değildir. Para arz ve talebinde önemli boyuttaki değişimler bütün ekonomide yankılanan sonuçlara sebep olur. Örneğin para talebindeki şiddetli bir yükselişin (para arzındaki daralmanın) kendisiyle beraber genel bir ekonomik daralmaya yol açması bu yüzdendir; insanların çoğunun para talebini birden ve şiddetli olarak yükseltmesi (parayı harcamadan tutması) mal ve hizmet talebinin aynı derecede düşmesi anlamına gelir. Bu da iktisatçıların deflasyon olarak adlandırdığı ekonomik küçülme durumudur. Aynadaki aksi ise çok daha fazla ‘başımıza gelen’ enflasyondur.

Öyleyse, açık ki para arzı ve talebini dengeleyecek bir mekanizmaya ihtiyacımız var; elbette dengesizlik olduğu zamanlarda. Sosyalist/Keynesyen koalisyon aksini iddia etse de, bu dengeye ulaşmak için bir merkez bankasına ‘mecbur’ değiliz. Altın standardı ve serbest bankacılık birlikteliği parasal dengeyi merkez bankalarının yaptığından daha fazla başarıyla temin edebilir. Fakat bu tartışma bir yana, merkez bankaları da, şayet liberal demokrasilerin esas nüvesine uyum gösteren politikalar takip ederlerse, parasal dengesizlikleri engelleyebilir. Buradaki kritik nokta şudur; bizi koruyucularımızın saldırılarından kim koruyacak (Quis custodiet ipsos custodes?) sorusunun iz düşümü merkez bankaları için de geçerlidir. Parasal dengeyi temin etmekle görevli merkez bankasının parasal dengesizliğe sebep olan politikalarından bizi kim ya da ne koruyacak?

Liberal demokrasinin cevabı keyfi yönetimin –konu para politikası olduğunda da– mümkün olduğunca sınırlandırılması, kurallı/kurallara dayalı bir para politikası izlenmesidir. Banka şubesinde silahlı soygun düzenleyen saldırgana karşı polisin gelişi güzel (örneğin, yoldan geçip gidenlere zarar verecek şekilde) silah kullanmasını istemememize benzer şekilde, para politikasının da gelişigüzel, keyfi olmasını istememeliyiz. Kimileri bu talebin merkez bankalarının elini kolunu bağlamak olduğunu iddia eder. Ancak, polisin bir soyguna sadece seyirci kalmasını isteyen olmadığı gibi, merkez bankasının fiyat istikrarındaki bozulmayı da sadece takip etmesini isteyen yoktur. Merkez bankalarının kurallarla bağlı olması, bir deli gömleği ile kısıtlanmalarına değil, daha doğru olarak, ellerine bir yol haritasının verilmesine benzer.

Fiyat istikrarına, yani parasal dengeye giden, daha önce denenmiş; orta ve uzun vadede başka sorunlara yol açmadan bugünkü sorunları çözebilen patikaların takip edilmesi pasifizm ya da kadercilik olarak adlandırılamaz.