.: Burak Ertaştan

Oy kullanmak: Hak mı, görev mi, vebal mi?

2002’den sonraki bütün genel seçimlerde muhalefetin sıkça kullandığı bir argüman var: Erdoğan bir diktatör ve bu Türkiye’nin gördüğü son özgür seçim olacak… Bu seçim, bir dikta rejimine geçmeden önceki son şansımız. Bu yüzden sandığa gidin ve sahip çıkın!

İktidar kanadı ise “o” günlere dönme ihtimâliyle korkutuyor seçmeni: Bir iktidar değişikliği hâlinde, siyasal istikrarsızlığın tavan yaptığı, peşpeşe ekonomik krizlerin yaşandığı 2002 öncesi döneme dönülmekle kalmayacak, muhafazakâr/dindar kesimlerin kazanımları da hebâ olacak. Bu yüzden sandık başına gitmeli ve iktidarını tahkim etmelisin!

Gerek iktidar kanadının gerekse muhalefetin, seçmenleri harekete geçirmek ve kendi lehlerine oy kullanmalarını sağlamak üzere geliştirdikleri bir dizi argümandan sadece birkaçını sıraladım.

Argümanlarını güçlendirmek için ilâve tahkimat da yapıyorlar: Oy kullanmak vatandaşlık görevidir. Kullanmamanın cezası var.  Ülkenin ve çocuklarının kaderi senin ellerinde. Çok geç olmadan!… Geleceğini düşün. Mesuliyetin büyük. Filanca partiye/lidere oy verme de, kime verirsen ver. Yanlış oy kullanmanın vebali var.

Peki, oy kullanmak bir hak mı, yoksa vatandaşlık görevi mi? Herhangi bir adayın veya partinin yaptığı (yapacağı) hatalardan, ona oy veren seçmenler de sorumlu mu? Bu ve benzeri konularda bir zihin jimnastiği yapmak istedim.

***

Yürürlükteki mevzuata bakıldığında, Anayasa’nın 67. maddesinde sadece ‘seçme ve seçilme hakkı’ndan söz edildiğini görüyoruz. Seçmenleri oy kullanmaya zorlayan ilâve bir hüküm yok. Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkındaki 298 Sayılı Kanun’un 175. maddesi ise, mazeretsiz olarak oy kullanmamayı idarî para cezasına bağlamakla birlikte, 2008 yılında yapılan bir değişiklikle bu cezanın tatbiki Cumhuriyet Savcılığının uhde ve ihtiyarına bırakılmış. (Savcılar “eğer isterlerse”, mazeretsiz olarak oy kullanmayan her seçmene 22.-TL idarî para cezası kesebiliyor -2015 yılında yapılan son seçimler için YSK tarafından tespit edilen rakam)

Şahsî kanaatim, 298 Sayılı Kanunun bu hükmünün Anayasa’nın sadece 67. maddesiyle değil, kimsenin düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağını derc eden 25. maddesiyle de çeliştiği yönünde. Kapalı bölmede ve sahibi belirsiz (anonim) bir şekilde de olsa, oy kullanmak memleketin gidişatına ilişkin bir görüş beyanı değil mi nihayetinde?..

İnsanları herhangi bir konuda görüş beyan ettiğine (velev ki o görüş düzeltilmeye muhtaç, hatta yanlış, hatta ve hatta saçmasapan ve aptalca olsa bile) pişman edemeyeceğimiz gibi, gücünden ve isabetinden zerrece şüphe etmediğimiz fikir sahiplerini bile görüşlerini açıklamaya mecbur tutamayız.

Mamafih, bana göre mevzu salt anayasaya aykırılık meselesi değil. Bir darbe ürünü olan 1982 Anayasası, sonradan yapılan bütün iyileştirmelere rağmen, sivil hak ve özgürlükleri gözetmede öylesine kusur ve noksanlara sahip ki, herhangi bir kanunun anayasaya aykırı olmaması içimi rahatlatmıyor.

Seçimlerde oy kullanmanın görev değil bir hak olduğunu, mazeretli veya mazeretsiz olarak oy kullanmamanın hiçbir şekillde müeyyideye bağlanamayacağını bir kere daha ifade ettikten sonra eklemekte fayda var: Seçime katılımın yüksek olması, sonucun meşruiyetini güçlendirir, daha geniş kitlelerce ve kolayca kabullenilmesinin önünü açar, sürpriz veya marijinal adayların öne çıkmasına büyük ölçüde mani olur. Nitekim ABD’de yapılan başkanlık seçimini Trump’ın kazanmasının bir sebebi de seçimlere katılımın düşüklüğü idi. Oy kullanmayan her seçmen, sandık başına gidenler içindeki çoğunluğun iradesine teslim olmuştur bir bakıma. Çok şükür ki seçimlere katılım bakımından ülkemiz, gelişmiş pekçok demokrasiyi kıskandıracak seviyede.

Gelelim seçmenin mesuliyeti ve vebal meselesine…

Rasyonel bir seçmen -ki seçim sonuçlarına bakarak ‘seçmenin rasyonel olmadığını’ söylemek hiçbir rasyonaliteye sığmaz- mevcut adaylar ve partiler içinde kendine en yakın gördüğüne, ülke ve/veya kendisi için en müspet sonuçlar üretecek olana oy verir. Şüphesiz ki bu bir kanaat, tahmin, öngörü, çoğu zaman da bir temennidir.

Tahmin ve öngörülerinde yanıldığı için insanları suçlamak ve cezalandırmak gerekseydi, altılı ganyan bayiileri zamanla hapishaneye dönüşürdü. Yanıldı/yanılıyor/yanılabilir diye insanların (misalimizde ‘seçmen’lerin) bir kısmının kanaatlerini açıklama hakkının elinden alındığı bir vasatta, özgürlükten söz edilebilir mi? Kaldı ki ‘gizli oy’ müessesesi, seçmenin her türlü baskı yanında böyle bir sorgulamadan da azâde biçimde oy kullanabilmesi için var.

Deney yapma imkânının olmadığı sosyal vakalarda, çoğu zaman birden fazla doğru var ve/yahut ‘doğru’nun ne olduğu herzaman mutlak bir kesinlikle ifade edilemiyor.

1914 yılında yapılan seçimlerde İttihat ve Terakki Fırkası’na ve Talat-Enver-Cemal üçlüsüne oy veren müntehib-i sâniler (ikinci seçmenler), bu üçlünün kapalı kapılar altında alacakları bir kararla ülkeyi işgale ve parçalanmaya götüren bir savaşa sokacaklarını görebilmişler miydi meselâ, yahut görebilirler miydi? Görmedikleri ve göremeyecekleri ihtimâller için seçmene vebal ve mesuliyet yüklemek ne derece doğru?

Keza, çözüm sürecini destekleyen seçmenlerden bir kısmı 2014 ve 2015 yıllarında yapılan seçimlerde oyunu Ak Parti’ye ve Erdoğan’a, bir kısmı ise HDP’ye ve Demirtaş’a verdi. Sürecin çökmesi, aralarında benim de bulunduğum bu seçmenlerin iradesi dışında gerçekleşti. Bana ve benim gibi düşünenlere sorulsaydı, PKK’nın silah bıraktığı, yerel yönetimlerin olabildiğince güçlendirildiği, sivil özgürlüklerin daha da genişlediği bir Türkiye’yi tercih ederdik. Ne yazık kı hadiseler umduğumuz gibi cereyan etmedi. Yanlış olan ümitlerimiz değil, sahadaki aktörlerin tavrı idi.

Biz onlara kefil olmadık; sadece vekâlet verdik.