.: A. Faruk Özgür

Organize İşler Bunlar…

Başbakan Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yöneticileri arasında olduğu Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı’na (TÜRGEV) ihale karşılığı bağış yapıldığı,  TÜRGEV’in, bir devlet bankasındaki hesabına 26 Nisan’da kaynağı belli olmayan 99 milyon 999 bin 990 dolar yatırıldığı iddia ediliyor. Bir gazetenin kurtarılması için açılan havuza devletten iş alan müteahhitlerin 100 milyonlarca lira yatırmaya zorlandığı iddia ediliyor.

Bu sorulara muhatap olanlar bu iddiaları cevaplamaya değer bulmuyorlar.

Başbakan bütün bu sorulara halkın 30 Mart’ta yapılan seçimde vereceği oyla cevap vereceğini, halkın vereceği oyla aklanacaklarını söyleyerek demokrasiye bir yenilik getiriyor.

Başbakanımız rüşvet ve yolsuzluğa da kendince yeni bir tarif getiriyor; yolsuzluk dendiğinde, “devletin kasası soyuluyor mu, soyulmuyor mu?” onu anlarım; rüşvet için de,  “Bir sivil kişiyle bir memurun iş tutması” diyor.

Aşağıda anlatacaklarım milyon dolarlık işler değil, 10-15 liralık, günlük hayatımızda yaşayageldiğimiz şeyler; olaylarda ne yolsuzluk var ne de rüşvet; devlet kasası asla soyulmuyor, tersine devlet kasasına para bile giriyor.  

Bağış İşleri Bunlar

Bu olay epeyce eski bir olay… Hanıma pasaport almamız gerekiyordu. Uzun işlemleri tamamladıktan sonra, polis son olarak da bir banka şubesinde bir hesap numarası vererek 15 lira yatırıp makbuzu kendisine getirmemizi söyledi. Polise bir şey soracak halimiz yoktu. Bankaya gidip parayı yatırdım. Yalnız bankadaki memura bu parayı ne için yatırdığımı sordum. Bankadaki memur, “Karakol yaptırma ve yaşatma” gibi bir derneğin ismini verdi. 15 lira o zaman da çok bir para değildi. Olayın üzerinde durmadık, paranın karakolların daha iyi hizmet yapması için kullanılacağını düşünüyorduk. Bu hesaba diğer para yatıranlar, parayı ne için yatırdıklarını bile sormadılar.

Bir tanıdığım Bayındırlık Bakanlığı’nda memurdu. Maaşını hesap ederken, sandıktan şu kadar diyerek maaşına bir miktar daha ekliyordu. Nedir bu sandık diye sordum. Bakanlıkta çalışan memurların bir yardımlaşma sandığı varmış, oradan da maaşlarına bir miktar katkı sağlıyorlarmış. Benim bu katkıya aklım ermedi. Kendi aralarında topladıkları paralardan ihtiyacı olana borç vererek kendi aralarında yardımlaşma yaptıklarını düşündüm. Meğer olay öyle değilmiş. Mesela, Bayındırlık Bakanlığı ile iş yapan müteahhitler, ihale şartnamelerini alırken bu sandığa da bir bağış yapıyorlarmış. Bu da öyle 3-5 kuruş değil yüklüce bir para oluyormuş. Anladığım kadarıyla bir müteahhit Bayındırlık Bakanlığı’nın bir ihalesine girecekse, ihale şartnamesini müteahhitte bedava vermiyorlar, memurların sandığına yüklüce bir bağış yaptıktan sonra veriyorlar. Sonra da sandık bu parayı Bayındırlık Bakanlığı çalışanlarına adil bir şekilde dağıtıyor. Bu da yıllarca önce olmuş bir olay. Turgut Özal’ın “Benim memurum işini bilir” demesinden çok önce…

Memurların kendi aralarında kurduğu yardımlaşma sandığı deyip geçmeyelim.  OYAK da böyle bir sandık. Mesela bir üniversite rektörü, yaklaşık 40 yıllık bir hizmeti varsa, 89 bin lira bir emekli ikramiyesi alarak emekli olur. Fena para değil, daha önce kendine bir ev edinmemişse, bu para ile bir ev satın alamaz, ama 8-9 yıllık ev kirasını ödeyebilir. Buna karşın, bir tuğgeneral TSK’dan emekli olurken, emekli ikramiyesine ek olarak OYAK’tan da  bir 367 bin lira, bir orgeneral 741 bin lira emekli ikramiyesi daha alır. Ordudan Kıdemli Başçavuş olarak emekli olursanız yine emekli ikramiyenize ek olarak OYAK’tan 227 bin lira alırsınız. OYAK’ın başarısının sebebi müteahhitlerden aldığı bağışlar değil, iyi gelir getiren yerlere yatırımlar yapmış olmasıdır…

Haraç Değil Otopark Ücreti Bunlar

Kendi arabamızla Efes Harabeleri’ni ziyarete gitmiştik. Selçuk tarafından harabelerin girişine yaklaşınca arabayı boş bir alana park ettim. Zaten her taraf boştu, park sorunu diye bir şey yoktu, benden başka da park yerinde 2 tur otobüsü vardı. Park yeri dediğim yer koca bir tarla, kır… Arabadan inerken yanıma elinde biletlerle birisi geldi, oldukça yüksek bir park ücreti talep etti. Ben arabaya atlayıp, başka bir boş araziye sürdüm. Adam oraya da geldi, buradaki bütün boş arazileri park yeri olarak kiraladıklarını, nereye park edersem edeyim, park ücreti ödemem gerektiğini söyledi.

Ya dağın başında arabanın başına bir şey gelmesini göze alacaktım, ya da park ücretini ödeyecektim. Park ücretini ödedim kurtuldum.

Aynı olay Niğde’den Aksaray’a giderken Derinkuyu’da da başıma geldi. Derinkuyu’da derin bir mağara var, köyün içinde… Mağarayı ziyaret etmek için köyün içinde mağaraya yakın bir yere arabamızı park ettik. Zaten her yer boş, park sorunu da yok… Ne var ki, biz arabadan inerken bir resmi görevli gelerek hemen park ücreti istedi. Benim direneceğimi anlayan hanım, kolumun etini kıvırınca, sesimi çıkarmadan parayı ödedim.

En komik otopark ödemesini de Yalova Belediyesi’ne yaptım. Yalova iskelesinde feribota binmek için araba kuyruğuna girmiştik. Belediye memuru kuyruktaki arabalardan park ücreti kesmeye başladı. Kuyruğa girmeden nasıl feribota gireceğiz diye itiraz etmeye çalıştıysak da derdimizi dinleyen olmadı. İskeledeki feribot kuyruğunda paşa paşa otopark ücreti ödedik. Zaten bize verilen biletin üzerinde de haraç filan yazmıyor, otopark ücreti yazıyordu. Olay yıllar önce oldu. Bilmiyorum hâlâ bu uygulama devam ediyor mu?

Devlet dairelerinin içinde çoğu zaman bir otopark bulunur. Ama bu otoparklar devlet dairelerinin hizmet verdiği vatandaşlar için değil, o dairede çalışan memurlar içindir. Hatta vatandaşlar çoğu zaman güvenlik gerekçesiyle işi düştüğü devlet dairesinin önüne de arabasını park edemez. Ben kendi çalıştığım üniversitede rektörlük binasının yakınına arabamı park edemediğimi hatırlıyorum.  

Adana’da Yüreğir Vergi Dairesi’ne bir işim düşmüştü. Vergi dairesinin içinde otopark yazan yere girdim. Hemen elinde makbuz ile birisi gelerek otopark ücreti istedi. Meğer, vergi dairesinin otoparkı da paralı imiş. Otoparkın geliri de orada çalışanların kurduğu derneğe gidiyormuş. 

Adana’da yeni otogarın her tarafı otoların park etmesi için uygundu, fakat arabanızı ücret ödemeden bir dakika bile bir yere bırakamazdınız. Bir yazıhaneye girip bir bilet alsanız, ya da yolcu ettiğiniz insanın valizini terminale kadar taşımaya kalksanız bile, otopark ücreti ödemek zorunda idiniz. 

Hayır İşleri Bunlar

Mehmet Metiner ile Adem Yavuz Arslan televizyonda, Rüşvet ve yolsuzluk operasyonunu tartışıyorlar. Mehmet Metiner telaşlı ve öfkeli. Adem Yavuz Aslan gayet sakin ve itidalli. Metiner, Başbakanın üslubuyla kavgayı tırmandırmaya çalışıyor. Bir ara Metiner, rüşvet olayının üzerine gidilmesi gerektiğinde ısrar eden Adem Yavuz Aslan’a:

“Bu İslam ahlâkına yakışıyor mu?” diye sordu.

Metiner’in “İslam ahlâkına yakışıyor mu” dediği, bir Müslümanın rüşvet alması değil, Adem Yavuz’un bunu mesele yapması idi.

Sonra anladık ki, rüşvetçilerin yaptıkları işin kitapta da yeri varmış. Yaptıkları işe meğer ulema da cevaz vermiş.

Ulemaya sormuşlar: “Devletten veya belediyelerden haklı ve meşru olarak ihale alıp istifade ve kâr eden kimseleri, yardımda bulunsunlar diye hayır kurumlarına yönlendirsek bunda bir sakınca var mıdır?”

Ulema da onlara cevap vermiş: “Hayır işlesin diye teşvik ve sevkettiğiniz kimseler Müslüman iseler ve siz istemeseniz bu yardımı yapmayacak idiyseler ve/veya bir daha iş ve ihale alamam diye bu yardımı yaparlarsa bundan ecir (sevap) alamazlar. Ama kayıtlı ve şeffaf olmaları şartıyla hayır kurumları bundan istifade edebilirler; çünkü onların bir zorlamaları ve baskıları söz konusu değildir, verenin de baskı altında verdiği bilgisine sahip değillerdir…”

İşin ilginç yanı, onca parayı verenler, gönüllü değilseler, hiçbir sevap alamıyorlar, bütün sevabı aracılık yapanlar kazanıyor.

Meğer bu bağışlara aracılık edenler, ek bir bağışla umreye de gitmişler. Yalnız bu şekilde umreye gitmenin mubah olup olmadığına dair ortada bir fetva yok…

Bülent Arınç bazı cemaat ve dinî oluşumları kastederek, “Biz varsak siz varsınız” demişti. Ali Bulaç’ın yazdığına göre Arınç’ın bu sözü dayanaksız değil: “Burada Sayın Arınç’a hak verebiliriz. Kamudan beslenen cemaatler, vakıflar, gruplar ve dernekler bu iktidarın gitmesinden korkuyorlar, çünkü artık eski gönüllü-sivil-özerk günlerine dönemezler.” (Zaman, 10.02.2014)

Şimdilerde, bağış toplarken dinî vakıf ve derneklerin adını kullananlar başarılı oluyorlar. Selçuk Parsadan’ın yaşadığı dönemde geçer akçe olan dindarlık değil, Atatürkçülüktü. Devleti dolandırmaktan yargılanan ve mahkûm olan milli dolandırıcımız Selçuk Parsadan da, Başbakanlık örtülü ödeneğinden para alırken, İstanbul’da bulunan bir Atatürkçü derneğin ve Atatürkçülüğünden kimsenin kuşku duymadığı bir Paşamızın adını kullanarak Başbakanımızı dolandırmış, Başbakanlık örtülü ödeneğinden yüklüce bir para alıp götürmüştü.

Parsadan şimdi yaşasaydı, muhakkak beş vakit namaza başlardı.

 

afozgur@hotmail.com