.: Yorum Analiz

Orada Bir Sosyalizm Var Uzakta, O Sosyalizm Bizim Sosyalizmimizdir! – Yenal Berzeg

Bir türlü anlayamadığım ve son zamanlarda iyice kafamı kurcalayan bir konu var: Sosyalizm, uygulandığı tüm ülkelerde büyük fiyaskolar yaşadığı halde neden bu kadar insan hâlâ bu ideolojinin peşinden koşturuyor? Eğitim düzeyi farklı kesimlerden hâlâ bol bol taraftar buluyor sosyalizm. Komünizm ile mücadele ederek gençliğini geçirdiğini düşünen sağ totaliter kişiler bile siyasi görüş testlerinde görüşlerinin en çok sosyalizme yakın olduğunu görüp şaşırıyorlar. İşçi, memur, üst düzey yönetici, subay, esnaf, hatta büyük işverenler bile çoğunlukla sosyalist. Sosyalizm adeta bir ideolojiler üstü düşünce gibi. Arkadaş sohbetlerinde sosyalistliklerinden gurur duyarak bahseden, devrimciliklerini her ortamda hatırlatma gereği duyan “eski tüfek”lere devamlı şahit oluyoruz. Oysa sosyalizm tarihi, açlık ve sefalet dolu. Sovyetler Birliğinde, Çin’de, Kamboçya’da on milyonlarca insan sosyalist denemeler sonucunda açlıktan hayatını kaybetti. Baskı ve zulüm sosyalist rejimlerin alameti farikası oldu. Sosyalizmin tek bir başarılı uygulaması bile yok. Tüm bu gerçekler bu derece ortadayken halen sosyalizmin bir kesim arasında bu kadar popüler olabilmesi hayrete şayan. Sosyalizm, hakkında çok fazla şey okuyup dinlememiş insanların bile saygı duyduğu bir ideoloji. Bu gerçekler ülkemizde çok belirgin olmakla birlikte sadece Türkiye’ye özgü de değil.

Kristian Niemietz, Socialism: The Failed Idea That Never Dies (Sosyalizm: Hiç Ölmeyen Başarısız Fikir) adlı kitabında bu konuyu sorguluyor. Sosyalizmin ilk uygulanmaya başlandığı zamanlardan beri Batılı sosyalistlerin büyük bir heyecanla hep aynı davranış kalıbını sergilediğini anlatıyor:

1- Sosyalist denemenin yapıldığı ülkeyle ilgili balayı safhası. Her şey idealize ve romantize ediliyor. Rejim cennet gibi tarif ediliyor.
2- Rejimin aksaklıkları gözükmeye başlayınca savunma ve diğer ülkeleri suçlama safhası.
3- Rejimin artık savunulacak tarafı kalmadığında reddetme ve “gerçek sosyalizm bu değil” safhası.

Yazar, Sovyetler Birliği’nden başlayarak Batılı sosyalistlerin her sosyalizm denemesine karşı aynı davranış kalıbını takınmalarını detaylı örneklerle aktarıyor. Sovyetler Birliği, Çin, Kuzey Kore, Küba, Kamboçya, Doğu Almanya, Arnavutluk ve son olarak Venezuela’daki sosyalizm denemelerinde, Batılı sosyalistlerin bir hayranlık içinde rejimleri övdüklerini sözlerinden örnekler vererek hatırlatıyor. Bu sosyalistlerin sosyalist ülkeleri ziyaretlerinde adeta hacca giden birer mümin gibi davrandıklarını söylüyor. Sonra bu ülkelerden açlık, sefalet ve zulüm haberleri gelmeye başladıkça önce savunmaya geçme sürecinin başladığını, sonuçların kötülüğü reddedilemez noktaya geldiğinde ise “gerçek sosyalizm bu değil” sürecinin başladığını anlatıyor. Bunun en taze örneği Venezuela. Corbyn, Sanders, Chomsky gibi popüler sosyalistler Venezuela’daki sosyalist rejime önce övgüler yağdırdılar. Gıda kıtlığı, açlık gibi problemler ortaya çıkmaya başladığında ret ve başka ülkeleri suçlama dönemi başladı, en sonunda artık savunulacak tarafı kalmadığında bu rejimin sosyalizm olmadığını iddia ettiler. Niemietz, bir siyasi ve ekonomik sistemin kurumsal karakteristiklerine göre tanımlanması gerektiğini, ama sosyalistlerin “gerçek sosyalizm”i ortaya çıkan neticeye göre tanımlama çabası içinde olduklarını yazıyor. Başta savundukları sosyalist uygulamaların sonucunda kötü bir netice ortaya çıktıkça bunun gerçek sosyalizm olmadığını iddia ediyorlar.

Niemietz, sosyalizm “hacı”larının, sosyalist ülke ziyaretlerinin ardından, cehennemi andıran bu rejimlere tanık olmalarına rağmen cenneti gördüklerine ikna olmuş şekilde dönmelerini ve hâlâ günümüzde de bu başarısız ideolojinin bu kadar popüler olmasını iki farklı teoriyi kullanarak açıklıyor. Bir tanesi, Jonathan Haidt’in araştırması. Haidt’in araştırmasındaki formül, sezgilerin stratejik mantıktan önce gelmesi. Haidt’e göre, zihnimiz kanıtlar üzerinde duran, bunları yorumlayan ve ölçen bir yargıç gibi değil, daha çok kendi pozisyonunu savunan bir avukat gibi faaliyet gösteriyor. Hukukçunun savunduğu şey, tamamen mantıksal, tutarlı ve ikna edici olabilir. Fakat onun davasını savunma nedeni bunlar değildir. Davasını savunmak için tersine mühendislik yapar. Davada kendi lehine kanıt bulmaya çalışır. Eğer savunduğu bir kanıt çökerse, bu, pozisyonunu değiştirmesine yol açmaz. Davasını haklı çıkarmanın başka yolunu aramaya başlar.

Haidt’e göre, duygular ve mantık rakip değildir. Aralarındaki ilişki daha çok bir işveren-işçi ilişkisidir. Zihnimizin duygusal, sezgisel tarafı bir pozisyon alır ve muhakeme kısmını bu pozisyon için argüman bulması için çalıştırır.

Niemietz’in bahsettiği diğer bir teori ise Bryan Caplan’ın rasyonelite-irrasyonalite çatışması. Caplan, çalışmasında pek çok ekonomik politika fikrinin yanlış olduğunun kanıtlanabilmesine rağmen popüler olabildiğini göstermektedir. Caplan’a göre, yanlış olduğu kanıtlanmış bir düşünceye inatla tutunmak eğer bu düşünce kişiye haz, gurur, duygusal rahatlık hatta bir kimlik duygusu veriyorsa tamamen rasyonel olabilir. Eğer yanlış bir düşünceye tutunmuş bir insanın sadece gerçeği bilme arzusu ile motive olduğunu düşünürsek bu düşünce bize irrasyonel gelebilir. Duygusal olarak çekici olan düşüncelere sahip bir insan bu düşünceler doğru olsa da olmasa da ondan bir fayda görürler.

Caplan’a göre, kişisel hayatta irrasyonel düşüncelere sahip olmakla politik alanda irrasyonel düşüncelere sahip olmak arasında büyük bir fark vardır. Çünkü kişisel alanda irrasyonel düşünceler bu düşüncelere inanan insanlara zarar verirken aynı kimseler politik alandaki irrasyonel düşüncelerin zararını görmezler. Eğer irrasyonel bir düşüncenin maliyetine katlanmak zorunda olsaydık bu düşünceyi değiştirmek için kuvvetli bir sebep ya da bahanemiz olurdu. İrrasyonel politik fikirler ancak irrasyonel politikalara dönüştüklerinde bunun bir maliyeti vardır. Fakat bu maliyeti insanlar kendi başlarına ödemek zorunda değildirler. Bu maliyet tüm toplum tarafından paylaşılır ve hiçbir kişi tek başına politik sonuçlar üzerine etki edemez. Politik düşüncelerimiz ve maruz kaldığımız politika arasında hiçbir ilişki yoktur. Dolayısıyla ne dilediğimiz konusunda dikkatli olmamızı gerektirecek bir sebep yoktur. Uygulandığında ülkeyi ve hayatımızı mahvedecek bir politik görüşe tutkuyla sahip olmamamız için hiçbir neden yoktur. Çünkü bu görüşe sahip olmanın bize bir zararı dokunmaz. Eğer yanlış bir görüş duygusal olarak tatmin ediciyse ve bu görüşe sahip olmanın bir maliyeti yoksa insanlar kendilerini en iyi hissettirecek bu görüşü destekleyebilirler.

Niemietz, Caplan’ın modeline göre, bir insanın sevgi duyduğu (cherished) bir siyasi görüşü terk etmesinin duygusal bir maliyeti olduğunu, fakat faydasının olmadığını, bu yüzden insanın bu düşünceyi terk etmesi için bir gerekçesi olmadığını söylüyor. Tüm verilerle yanlışlığı kanıtlanmış ama sevgi duyulan bir düşünceyi terk etmemek rasyoneldir, çünkü bu düşünceyi terk etmenin duygusal maliyeti faydalarından fazladır. Bu durum, siyasi “hacı”lar için ortalama insanda olduğundan da daha farklıdır. Siyasî “hacı”, ortalama insana göre bu düşünceye daha büyük bir bağlılık duyar. Çünkü, bu kimliğinin önemli bir parçasıdır. Niemietz, örneğin bir sosyalist fikir önderinin Venezuela’yı sosyalizmin mahvettiğini yazması durumunda, bu fikir önderinin büyük bir hayran kitlesini hayal kırıklığına uğratmış, hain ya da satılmış olarak damgalanmış, kamuya mal olmuş bir entelektüel olma pozisyonunu kaybetmiş olacağını söylüyor. Dolayısıyla Niemietz’e göre, bu fikir önderi için yanlış olan düşüncesini terk etmenin ortalama insana göre daha büyük bir maliyeti var. Oysa yanlış düşünceye sahip olmanın hiçbir maliyeti yok. Niemietz, Kamboçya’ya sosyalist “hacı” olarak gidip Pol Pot tarafından öldürtülen Malcolm Caldwell haricinde yanlış olmanın zararını gören bir örnek bulmanın çok zor olduğunu söylüyor. Çünkü Niemietz’e göre “hacı”lar o hayran oldukları rejimlerde yaşamak zorunda değillerdi. Gıda kıtlıklarını savundukları ya da reddettiklerinde açlık çekmiyorlar, romantize ettikleri ya da meşru gösterdikleri çalışma kamplarında çalışmak zorunda kalmıyorlardı. Hatta kendi ülkelerinde itibarları bile zedelenmiyordu. Niemietz, Kamboçya’daki komünist soykırımla ilgili bulguları yalanlayan Noam Chomsky’nin bir rock yıldızı entelektüeli olduğunu, Kamboçya’daki gerçekleri görüp dile getiren kişilerin ise unutulmuş olduğunu söylüyor. Mao’yu, Enver Hoca’yı ve Pol Pot’u idealize eden İsveçli yazarın ülkesinde bir antikapitalist ikon olarak kabul edildiğini, Kuzey Kore’yi öven kitabın yazarının Almanya’da başkan adayı olabildiğini, Mao’nun kültürel devrimini idealize eden yazarın da İtalya’da ve Avrupa Birliğinde parlamenter olarak başarılı bir kariyer sürdürebildiğini, Chavezcilerin İngiltere’de ülkenin en kıdemli siyasi figürleri olmaya devam ettiğini hatırlatıyor.

Niemietz, mantığımızın duygularımızın yönlendirmesiyle duygularımızı meşru kılacak sebepler aradığını söylüyor. Peki neden insanların duygularının antikapitalist olduğunu, neden kapitalizmin iyi bir şey olduğu duygusuyla başlayamadığımızı sorguluyor. Kapitalizmden nefret etmenin çok popüler olduğunu, ama kapitalizmin insanlar nezdindeki kötü itibarına göre çok daha başarılı olduğunu, nerede uygulandıysa ve ne derece uygulandıysa hep iyi sonuçlar elde edildiğini belirtiyor. Endüstriyel kapitalizm ortaya çıkmadan önce tüm dünyanın maksimum sefalet içinde yaşadığını, yoksulluğun ölçülmesinin bile mümkün olmadığını, hayatın pis, kaba ve kısa olduğunu, kısa ömür beklentisini ve kapitalizm sayesinde insanlığın ulaştığı refahı hatırlatıyor ve tüm bunları sağlayan sistemin neden bu kadar nefret topladığını, neden faydalarını bir kenara atıp olumsuz taraflarının üzerinde bu kadar durulduğunu sorguluyor. Gulagları ve Laogaiları görmezden gelen insanlar neden şirketlerin kâr elde etmesine ya da bazı insanların diğerlerinden fazla para kazanmasına güçlü bir öfke duyuyorlar?

Niemietz, antikapitalizm duygusunun kolay, çabasız ve doğal olduğunu söylüyor. Bunun çok fazla düşünmemize gerek olmayan bir varsayılan (default) düşünce olduğunu, buna ulaşmak için Marx ve Engels’i okumaya gerek olmadığını anlatıyor. Serbest piyasayı takdir etmenin ise tam tersine edinilmiş bir tat (acquired taste) olduğunu söylüyor ve Hayek, Buchanan, Friedman gibi serbest piyasa yanlısı bazı düşünürlerin kariyerlerine sosyalizm sempatizanı olarak başladıklarını hatırlatıyor.

Niemietz, sosyalizmin gençler arasında yeniden popülerleşmesinin çok enteresan bir dönemde yaşandığını söylüyor. Küresel yoksulluk oranının tarihteki en düşük noktada, ömür beklentisinin tarihteki en yüksek noktada, küresel çocuk ölümlerinin tarihteki en düşük seviyede, küresel okur yazarlık oranının tarihteki en yüksek seviyede olduğunu hatırlatıyor. İstediğimiz herhangi bir sosyal, ekonomik ya da çevresel faktörü incelediğimizde, hepsinin son 30-40 senede iyiye doğru gittiğini görürüz diyor. Büyük ölçüde tüm bu gelişmelerin kapitalizme atfedilebilir olduğunu, ekonomik özgürlük ölçümlerinin gelişmelerin önemli bir göstergesi olduğunu söylüyor. Niemietz’e göre, kapitalizmin en iyi formunun hangisi olduğu, örneğin, İsveç-Danimarka modelinin mi yoksa Hong Kong-Singapur modelinin mi daha iyi olduğu üzerine tartışmak mantıklıdır. Fakat gelecekteki ekonomilerinin Venezuela gibi mi olması sorusu üzerine tartışmanın çoktan bitmiş olması gerekmektedir. Niemietz, iki düzineden fazla sosyalizm denemesinin gerçekleştiğini ve hepsinin büyük başarısızlıkla sonuçlandığını hatırlatıyor. Fakat sosyalizmin her şeye rağmen vazgeçilmez olduğunu söylüyor. Bunun sebebinin, kazanımları ne olursa olsun çoğumuzun sezgisel olarak serbest piyasa ekonomisini sevmemesi olduğunu belirtiyor.

Gerçekten de Türkiye’de en nefret edilen siyasi görüş liberalizmdir. Sağ, sol, muhafazakâr ya da gayrı muhafazakâr ayrımı olmaksızın neredeyse tüm kesimler liberalizm düşmanıdır. Sosyalizm ise kendisini sosyalist olarak nitelendirmeyen insanlardan bile saygı görür. Fakat liberalizmden nefret eden insanlar, çocuklarını sosyalist ülkelerde değil, liberal demokrasi ile idare edilen ülkelerde okutmaya, hayatlarını bu ülkelerde kurmaya çalışırlar. Bu kadar kanıtlanmış başarısızlığa rağmen sosyalizme sıkı sıkıya sarılmaya devam etmek ve bu rejimin aslında hiç uygulanmadığını iddia etmek gerçekten mantıkla açıklanabilecek bir şey değil. Çünkü bu insanların bir kısmı gayet zeki, hayatta başarılı olmuş kişiler. Kristian Niemietz’in kitabı, benim gibi bu konuya kafayı takan kişiler için pek çok noktayı aydınlatıyor. İnsanlar sosyalizmi ortaya çıkan sonuçlara göre akıl yürüterek değil, kendilerini daha iyi hissettikleri için seçiyorlar ve bu seçimlerini savunmak için bahane arıyorlar.