.: Yorum Analiz

Olağanüstü Din Şurası, FETÖ ve Beklentiler – Abdulbaki Değer

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın organize ettiği OLAĞANÜSTÜ DİN ŞÛRASI” 3-4 Ağustos tarihleri arasında yapıldı. “15 Temmuz Darbe Girişimi ve Din İstismarına Karşı Birlik, Dayanışma ve Gelecek Perspektifi” gündemli Şûra’ya Diyanet İşleri Başkanı, eski başkanlar, ilahiyatçılar, uzmanlar katıldı. 15 Temmuz gecesi milleti hedef alan FETÖ, bilindiği üzere dini niteliği belirgin bir yapı. Bu yapıyı tartışırken memleketin din ve diyanet durumunu tartışmak elbette beklenendir. Nitekim Şûra konuşmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan da “Türkiye’nin, yaşadığı bu tecrübeden yola çıkarak her alanda olduğu gibi dinî hayat, dinî müesseseler konusunda da kendini sorgulamaya, kendine çekidüzen vermeye ihtiyacı vardır” diyerek buna dikkat çekti. Yine Şûra konuşmasında DİB Başkanı Mehmet Görmez‘in yaptığı tespitler dikkat çekiciydi: Yüce Kitabımızda Allah bizi “Dikkat edin! O aldatanlar sizi Allah ile aldatmasın!” diye ikaz etmesinin hikmetini ağır bir imtihanla hem ülke ve millet olarak hem de Diyanet ve İlahiyat camiası olarak oldukça geç idrak etmenin derin teessürü içindeyiz. …Ülkemizin ilahiyat birikimi ile Başkanlığımızın tecrübesini buluşturmak, yaşadığımız bu elim hadiseden dersler çıkartmak, dini istismar eden bu ve benzeri yapılara karşı gerekli tedbirleri almak, din hizmetleri, din eğitimi ve din öğretimi alanında başta hukukî düzenlemeler olmak üzere mevcut eksiklikleri tespit etmek ve buna göre atmamız gereken adımları belirlemek, ilahiyat ve Diyanet camiası olarak üzerimize düşeni yapmak, insan yetiştirme mekanizmalarımızı yeni baştan gözden geçirmek, topluma sağlıklı din eğitimi sunulmasını sağlamak, dinî-hayrî ve sosyal hizmetlerin sunulmasında İslâm’ın evrensel ilkelerine göre hareket edilmesi için gerekli çalışmaları başlatmak ehemmiyet arz eden konulardır. Açıkça ifade etmek isterim ki Türkiye’yi bütün boyutlarıyla kavrama ve ele geçirme iddiasındaki bu örgüt karşısında dinî ve akademik suskunluğun bir açıklaması yoktur. Bu konuda gerek Diyanet camiasının gerekse İlahiyat Fakültelerindeki akademik faaliyetlerin gözden geçirilmesi aciliyet kesbetmektedir.”

Cumhuriyet pratiğinin blokajından kurtulmalıyız

15 Temmuz kalkışmasından sonra bunlar gerekli tespitler şüphesiz. Ancak bu tespitlerin ardından nasıl yol alınacağı, hangi sistemik dönüşümlerin gerçekleştirileceği ve hangi yaklaşım üzerinden meselenin temellendirileceği daha önemlidir. Cumhuriyet’in başından itibaren din-devlet ilişkisi sıkıntılarla malûl. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konumlanmasından tutun Tevhid-i Tedrisat’a, Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasından yaşanmakta olan küresel anlam krizine uzanan geniş boyutları var meselenin. Modernleşme sürecinin sancılarından siyasal mühendisliğe, dönüşen toplumsal hayatı ve ilişki biçimini kuşatamayan tortulaşmış dinî yorumlardan ontolojik güvensizliğe varan çok  çetrefilli bir sorun alanı var karşımızda. Maalesef Türkiye’nin alana ilişkin tartışması da Tek Parti döneminin ağır ve sancılı uygulamaları tarafından bloke edilmiş vaziyette. Dönemin travmatik yaşantısı toplumsal bilinçaltının en hassas kısmını oluşturuyor. Bu travmatik yaşantı, meseleyi özgüvenle şekillenmiş talep ve beklentiler almanağı üzerinden değil vesayet düzeneğinin ürkütülmemesini, incitilmemesini ezcümle onu baz alarak ele almayı getiriyor. DİB’a, Tevhid-i Tedrisat’a, Tekke ve Zaviye’lere ilişkin bir  tartışmanın olmayışı ve özellikle İmam-Hatip okulları, Zorunlu Din Dersi vs. gibi başlıklar statükonun katlandığı taviz hükmündedir ve esas itibariyle Kemalist paradigmanın çerçevelediği ve kurgusunu oluşturduğu bir alanda bizi tutmaktadır.

Türkiye’de, Cumhuriyet’in başında sosyolojiyi yeniden ve farklı bir formatta üretmeyi hedefleyen bir siyaset uygulamaya sokuldu. Bu siyasetin dine ilişkin bir tahayyülü, yaklaşımı ve konumlandırılışı vardı. Bütün sistem bu siyasetin gereklerini karşılamaya dönük yapılandırıldı. Bu sancılı tarihi yeniden ortaya dökmenin gereği yok. Lakin, ihanet kalkışmasını bir imkâna dönüştürmek için mevcut ahvalimizi de elden geçirmemiz gerekiyor. Türkiye’de tartışılan Anayasa başta olmak üzere pek çok yapısal başlık varlığını bu sancılı pratikten alıyor.

Din-devlet ilişkisini yeniden ele almalıyız

Ancak başına musibet gelen şaşkınlar gibi de çözümü palyatif tedbirlerde arayamayız. “Hemen Şûra’yı topla, mucizevî bir reçete bul” ile olacak bir şey değil. Türkiye’de Ak Parti iktidarının din alanına ilişkin sağladığı fiilî rahatlık, sistemik bir hüviyet arz etmiyor. Bu açıdan atlattığımız bu büyük badireden hareketle tartışılması, konuşulması, temel hak ve özgürlükler üzerinden yapılandırılması gereken pek çok husus olduğu görülmelidir. Yine bilmeliyiz ki FETÖ yapılanması dahil dinî alana ilişkin nitelik ve seviye probleminin temel nedenlerinden birisi devletin din alanı üzerinde kurmuş olduğu baskı ve kuşatmadır. Devletten dışlanmış, varlığı, değerleri ve inanç evreni ile gayrı meşru görülmüş, kapatılmış kesimlerin kapatıldıkları elverişsiz koşullarda olgunluk sıçramaları gerçekleştirmelerini beklemek patolojiktir. FETÖ gibi bir yapının nevrotik bir karaktere bürünmesinde şüphesiz siyasal, istihbarî, akidevî ve heretik yorumunun yanında söz konusu dönemin devlet yapılanmasının ve uygulamasının inkâr edilmez etkisi vardır. Bu sistem ve siyaset hem “yaralı bilinç” müntesiplerinin kimlik-kişilik yırtılmalarını derinleştirmiş hem de devleti toplumun geniş kesimleri için ele geçirilmesi, sızılması gereken bir yapıya dönüştürmüştür. Çünkü devlet, toplum ile açık bir ilişki içerisinde değil tersine toplumsal bir azınlık ile girdiği cemaat dayanışması üzerinden imtiyaz ve kayırma alanı olarak şekillendirilmiştir.

Bugün dinî alana ilişkin taleplerin hâlâ yapısal ve çoğulculuğu pekiştirecek, toplumsal barışa ve kardeşliğe yol açacak nitelikte olmadığı izahtan varestedir. Bu gerçeklik ve yaşanan son hadise alana ilişkin düzenlemelerin mutlak surette din-devlet ilişkisini sağlıklı bir noktaya çekmemizi gerektirmektedir. Ana yaklaşım dinin devlet tarafından korunup kollanması veyahut devletin kendi talep ve beklentileri doğrultusunda işe koşacağı bir resmî hakikat aparatı olarak ele alınmaması olmalıdır. Din ve dinî hayat, baskı ve yönlendirmelerden uzak şekilde sivil topluma bırakılmalıdır. Toplumun dine ve dinî hayata ilişkin devletten talep ve beklentileri elbette karşılanmalı, gereken destek verilmelidir. Ancak Türkiye’de dine ve dinî hayata ilişkin bugüne kadar ana sıkıntı devletin dine ve dindarlara yaklaşımından veyahut dine ve dinî alana ilişkin inanç ve siyasetinden kaynaklanmıştır.

Dinî çoğulculuğa imkan vermek

Olağanüstü Şûra’nın sonuç bildirgesinde “din eğitim ve öğretim politikaları her seviyede gözden geçirilmelidir. Bu tür yapılara müsaade eden eğitim sistemi gözden geçirilecek ve gerekli tedbirlerin alınması için tavsiye kararlar alınacaktır” denilmektedir. Bu tespit önemli ancak devlet merkezli bir şekilde hal edilecek teknik ve tek çözümlü bir mesele olduğu yanılgısına düşülmemelidir. Dinî hayatın çoğulculuğuna riayet etmek, farklı yorum ve anlayışların önünü açmak, bu yapıların neye, nasıl inandıklarından ziyade açıklıkları ve ilişki ağlarının şeffaflığı önemsenmelidir. Bu sağlandığında toplumsallığın kendi içerisinde barındırdığı denge-denetleme sistematiği büyük oranda sorun çözücü olacaktır. 15 Temmuz gecesi kendi iradesine sahip çıkmış, içerden çökertilmiş devleti kurtarmış ve hem modernliğin uzun ve sarsıcı dinamiğine hem de Cumhuriyet döneminin sert siyasetine karşı kendi imkân ve kabiliyetiyle dinini-diyanetini muhafaza etmiş bu toplum, bugün de yarın da  dinine, imanına ve diyanetine sahip çıkacaktır. Yeter ki millet gölgelenmesin. Yeter ki milleti güçsüz kılacak bir sisteme ve siyasete yol verilmesin.

Bu açıdan hakikat temsilcisi ve hakikat koruyucusu iddialarına veyahut resmî bir hakikat düzeneği kurma ayartmalarına kapılmadan DİB Başkanı Mehmet Görmez’in Şûra açılışında dile getirdiği “İslâm dini, Hz. Peygamber’den başka masum ve tartışılmaz bir otorite, yapı ve rehber kabul etmez. Hiçbir kimse ve hiçbir yapı kendisini dinin temsilcisi olarak göremez ve insanları kendisine mutlak itaat ve bağlılığa çağıramaz. Dinî rehberlik, sadece bilgi ve ahlâk açısından eğitim sürecinin bir parçasıdır, başkaca herhangi bir imtiyazı içinde barındırmaz” ana yaklaşımıyla yol almak durumundayız.

Ayrıca bakınız...

Bireysel menfaat mi, toplumsal menfaat mi

Bireysel Menfaat mi, Toplumsal Menfaat mi?

Bireysel menfaat ile toplumsal menfaat arasında bir çelişki olduğunda hangisinin tercih edilmesi gerektiği sorulsa, insanların ...