O üniversiteler niçin bölünmesin? | Hür Fikirler

.: Atilla Yayla

O üniversiteler niçin bölünmesin?

Yazılarımda zaman zaman Türkiye’de rasyonel tartışma yapamadığımızdan şikâyetçi oluyorum.  Bunu teyit eden vakalar çok. Son günlerde patlayan bazı üniversitelerin bölünmesi meselesi rasyonel tartışma yapamadığımız tespitine yeni bir delil  teşkil etti.

Konumuz üniversitelerin bölünmesiyse iki görüş olabilir: Bölünmelere karşı çıkmak veya bölünmeleri savunmak. Sağlıklı bir fikir alış verişi olması isteniyorsa bu görüşlerin taraftarları tezlerini karşılıklı ortaya koyar. Kamuya açık bir tartışmada bazı tezler ayakta kalırken bazı tezler çöker. Sonunda belki de bir görüşün ağır bastığı görülür. Yapılan bu değil. Bölmeye taraftar olanlar kestirmeden sonuca ulaşmak isterken karşı olanlar çok defa konuyla alâkası olmayan şeyler söylüyor veya sadece duygularını dile getirerek itiraz ediyor.

Bu meselenin önemli ayaklarından biri -daha doğrusu en önemli ayağı- siyasî otoritenin böyle bir karar alma yetkisinin olup olmadığı. Üniversitelerin kanunla kurulabildiği ve malî kaynakların kamu tarafından sağlandığı bir yerde siyasî otorite bu konuda karar alabilir. Adı geçen üniversitelerin tamamı devlet üniversitesi. Finansmanlarını vergi mükellefleri sağlıyor. Vergi mükellefleri gereğinden fazla kaynak tahsis edilip edilmediğini ve kaynakların etkin biçimde kullanılıp kullanılmadığını takip etme ve denetleme hakkına sahip. Ancak, idarî-akademik bürokrasi ile vergi mükellefleri arasında bunu yapmayı mümkün kılacak bir bağ -bir mekanizma- kurulamayacağı için bu gözetim ve denetim vergi mükelleflerinin temsilcileri -yani siyasetçiler- aracılığıyla yerine getirilir.

Bunu söylerken kesinlikle üniversitelerin siyasî otoritenin her bakımdan etkisi ve kontrolü altında kalmasını istediğimi söylemiyorum. Tam tersine, siyasî otoritenin, akademik dünyanın özelliklerinden dolayı, üniversitelerin teknik işleyişine fazla karışmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden, yardımcı doçentliğin kaldırılmasının ve kaldırılma biçiminin hem yanlış hem de haksız olduğunu tekrar tekrar yazdım. 

Akademik camia ile yargı camiası kendine mahsus iç işleyişleri olan ve politik otoritenin onlarla ilişkilerinde bu iç işleyişi dikkate alması gereken yapılar. Başka bir deyişle, bu yapıların nasıl sevk ve idare edileceğinde meslek mensuplarının bir söz hakkının olması icap eder. Bunun pratikteki anlamı yargının siyasî otorite karşısında bağımsız, akademik kurumların ise özerk olmasıdır. Üniversite özerkliği akademik ve idarî özerkliktir. Siyasî otorite devlet üniversiteleriyle genel ilkeler çerçevesinde ilgilenebilir ama akademik dünyanın iç işleyişine mümkün mertebe müdahil olmaması gerekir.

Sakın yanlış anlamayın, akademik camianın çok temiz, masum, ilkeli ve kimisi gerçekten utanç verici haksızlıklara imza atmaktan külliyen uzak olduğunu ima etmiyorum. Meslekî bir kıskançlık ve tutuculuk içinde değilim. Akademik dünyada pek çok ayak oyunun döndüğünden ve bir yere (bölüme, fakülteye vs.) çöreklenen ideolojik grupların hangi görüşten hükümetler iş başına gelirse gelsin oraları kontrol altında tutmalarını sağlayacak yol ve yöntemleri gayet iyi bildiğinden, kullandığından haberdarım. Ancak, bu ayrı bir tartışma meselesi.

Üniversiteler birer organizasyon. Akademik organizasyonları idare etmek diğerlerine nispetle daha zordur. Bu yüzden üniversitelerin aşırı büyümesi istenmez. Hantallık, verimsizlik, denetimden kaçabilme, yolsuzluk ve yozlaşma adacıkları oluşturma özellikle aşırı büyüyen üniversitelerde az karşılaşılmayan bir durum. Bu tür üniversitelerin bölünmesi yıllardır konuşulur. Şahsen 1990’larda Hacettepe’nin 2000’lerde Gazi’nin bölünmesine ilişkin konuşma ve tartışmalara şahit oldum. Daha önce de de bazı üniversiteler bölündü. Bu, üniversitelerin çoğaltılması yöntemlerinden biriydi. Şimdi aynı şey tekrarlanmak isteniyor.

Sayılan üniversitelerin bölünmesine karşı çıkanların siyasî aktörden duydukları genel rahatsızlığa sığınarak cevap vermeye çalışması akıl dışı ve tartışma adabı açısından yanlış. Bunu yapmak yerine idare edilemezlik, etkin olmama, denetlenememe argümanlarına öyle olmadığını belirterek ve sözlerini kuvvetlendiren deliller sunarak cevap vermeleri gerekir. Oysa bu yapılmıyor. Romantik, nostaljik sözlerle veya siyasî aktöre duyulan öfke ve nefretle bir şeyler söyleniyor. Bölmelere konuyla alâkasız argümanlarla karşı çıkılıyor. Meselâ Cumhuriyet gazetesinde bir köşe yazarı dekanlar ve rektörler için şöyle diyor: “Malını mülkünü yürütüyorlar koltuğunun altından, savunamıyor.” Bu ne demek? Fakülteler ve üniversiteler dekanların ve rektörlerin şahsî mülkü mü? Bu mülkleri ne zaman, nasıl edinmişler? Bu mülkleri onlardan kim alıyor? Alıp ne yapacak?

İrrasyonel tartışmalara girmek pek akıl kârı değil. Bu yüzden konuyu uzatmak boşuna. Ama tartışmanın nasıl yapılabileceği konusunda bazılarına bir fikir -belki bir ilham- verir umuduyla bazı öneriler getirmek istiyorum.

Bölünecek üniversitelerdeki öğrencilerin hakları her halükârda korunmalı. Yeni isimler yeni gelecek öğrencileri ilgilendirmeli. Adı geçen üniversitelerin bölünmesinde kurumsal kimliği oturmuş (İstanbul, Gazi gibi) üniversitelerin kurumsal kimliğini korumaya mutlaka özen gösterilmeli. Bunun için adı o üniversiteyle özdeşleşmiş  (İ.Ü. Edebiyat Fakültesi, Gazi Üniversitesi Eğitim Enstitüsü-Fakültesi gibi) kurumlar eski üniversite bünyesinde bırakılabilir. Bunda tam anlaşma sağlanamıyorsa daha objektif bir ölçüt olarak fakülte paylaşımında kurulma tarihine göre bir tasnif-paylaştırma yapılabilir. Bazı fakülteler birleştirilerek eski üniversite içinde tutulabilir Kurumsal kimliğin bölünmeden zarar görmesini engellemenin çok zor olması hâlinde belki de bu üniversitelerin bölünerek İstanbul Üniversitesi 1-2-3, Gazi Üniversitesi 1-2-3 şeklinde adlandırılması yoluna gidilebilir. Başka bir adlandırma da İstanbul Üniversitesi Sur İçi, İstanbul Üniversitesi Avcılar vb. şekillere yapılabilir. “Bölmeyin ama küçültün” şeklindeki öneriler işe yaramaz. Birincisi, küçültmede de aynı problemler karşımıza çıkar. İkincisi, küçültmek bölmekten daha zor olabilir, çünkü bu bazı fakültelerin kapatılması, yani yerleşik menfaatlerin ciddî biçimde rahatsız edilmesi anlamına gelir. İstanbul Üniversitesi’nin dünyadaki ilk 500 üniversite arasına girmesi de bölünmeye karşı anlamlı bir argüman olamaz. Çok eski ve çok büyük bir üniversitenin bunu zaten yapması beklenir. Ayrıca asıl başarı toplam değil öğretim üyesi başına akademik üretimle ölçülebilir. Bu yapılırsa öyle sanıyorum ki İÜ’nün iddia edildiği kadar başarılı olmadığı ortaya çıkacaktır. Beş yüz öğretim üyesi olan bir üniversite ile beş bin öğretim üyesi olan bir üniversitenin kümülatif akademik üretiminde elbette büyük fark olacaktır.

Diğer taraftan, hükümetin yine bir halkla ilişkiler başarısızlığı yaşadığını ve hoyrat kamu yönetimi geleneğinin yeni bir örneğini yarattığını bir kere daha söylemeden geçemeyeceğim. Neden ilgililer özellikle öğrencilerin bir kaybı olmayacağı konusunda bir açıklama yapmıyor? Panik halindeki öğrenciler niçin bilgilendirilmiyor, hak kaybı olmayacağı garantisiyle teskin edilmiyor? Niçin İÜ öğretim üyeleri ve idarecileri ile açık bir diyalog, fikir alışverişi gerçekleştirilmiyor? Bunları yapmak çok mu zor?  İnsanlar bu kadar ilgiyi ve bilgiyi hak etmiyor mu?

Adı geçen üniversitelerin bölünmesinde hangi yol ve yöntemlerin kullanılmasının daha uygun olacağı tartışma konusu yapılabilir. Ama her halükârda bu devasa, hantal, obez yapıların küçültülmesi gerekmekte. Bu bugün olmazsa yarın, bu hükümet olmazsa başka bir hükümet tarafından yapılacaktır. Problemleri halının altına süpürmek yerine cesaretle onlarla yüzleşmek ve akla, mantığa, hakkaniyete uygun çözüm teklifleri geliştirmeye çalışmak herkesin, hepimizin, tüm ülkenin ihtiyacı…

Yeni Yüzyıl, 01.05.2018