O Üniversiteler Niçin Bölünmeli? | Hür Fikirler

.: Atilla Yayla

O Üniversiteler Niçin Bölünmeli?

Hükümet İstanbul, Gazi, İnönü, Sakarya ve Selçuk Üniversitesi’nin de aralarında bulunduğu 13 ‘geniş’ üniversitenin bölünerek içlerinden birer kamu üniversitesi daha çıkartılması planını açıklayınca sol-Kemalist kesimde adeta kıyamet koptu. İstanbul Tabipler Odası gibi sözde sivil toplum kuruluşlarından siyasî muhaliflere kadar birçok kesim bu plana şiddetle itiraz etti. İstanbul Üniversitesi ile Gazi Üniversitesi’nden bir grup öğrenci ve akademisyen genellikle radikal solcu öğrencilerin kullandığı ‘Üniversiteler bizimdir’ sloganıyla plan aleyhinde gösteri yaptı, üniversitelerinim bölünmesine karşı çıktı.

‘Kalabalık’ üniversitelerin bölünmesi meselesi uzun zamandır konuşulmaktaydı. Arada sırada gündemin üst sıralarına çıkmakta sonra unutularak gerilere düşmekteydi. Bu sefer bölme planları hayata aktarılacağa benziyor. Nitekim TBMM Milli Eğitim Komisyonu ilgili kanun tasarısını kabul etti. Tasarı yakında TBMM’de görüşülerek kanunlaştırılabilir.

Adı geçen üniversiteler aşırı ‘büyük’ üniversitelerdi. Aslında ‘büyük’ kelimesi müspet çağrışım yaptığı için onlara ‘hantal’, ‘şişik’ ve hatta ‘obez’ sıfatını yapıştırmak daha doğru olur. Bu üniversiteler kurum, personel ve öğrenci sayısı bakımından kontrol ve idare edilemeyecek kadar genişledi. Memur zihniyeti üzerlerine kâbus gibi çöktü. İsraf ve verimsizlik doruğa çıktı. Bu yüzden, bir şekilde küçültülmeleri gerekiyor.

Örnek olarak İstanbul Üniversitesi’ne daha yakından bakalım. İÜ yaklaşık 200 bin öğrencisi olan, birçok mekâna yayılmış devasa bir yapı. Yirmi iki fakülteye, 5 bin civarında akademik ve binlerce idarî personele sahip. Üniversitedeki personel sayısını rektörün dahi tam olarak bildiğini zannetmem. Bu yetmezmiş gibi İstanbul Üniversitesi’nin üstüne başka yükler –daha doğrusu angaryalar- yıkıldı. Meselâ, YÖK haksız ve mantıksız şekilde yönetimine geçici olarak el koyduğu Haliç Üniversitesi’ni İstanbul Üniversitesi’ne ‘emanet etmek’  suretiyle üniversitenin yükünü ağırlaştırdı. İstanbul Üniversitesi’nin genişliği olağan değil. İki tane Tıp Fakültesi var. Bazı fakülteler tabiri caizse mükerrer (İktisat, İşletme ve Siyasal Bilgiler). Üniversitenin bu hâliyle etkin şekilde idare edilmesi ve akademik yarışta istendiği kadar başarılı olması imkânsıza yakın.

Şişmiş üniversiteleri ikiye ayırarak yeni kamu üniversiteleri kurma teşebbüsüne  “üniversiteler bizimdir” diye itiraz etmek ve özelleştirmelere karşı çıarken kullanılan argümanlara sığınmak çok saçma. Bölünen üniversitelerin doğuracağı  üniversiteler yine kamu üniversiteleri olarak yoluna devam edecek. Yani –maalesef-  kamu malında ve personelinde bir azalma filan olmayacak. Hatta belki de -yine maalesef- artış gerçekleşecek.

Şüphe yok ki en yüksek kamu otoritesi olarak hükümetin böyle bir adım atmaya hakkı ve yetkisi var. Nihayetinde bu kurumlar kamu parasıyla finanse ediliyor ve siyasiler kamu adına bu kurumların genel gözetim ve denetimini yapmakla mükellef. Hükümetler şüphesiz üniversitelerin teknik işlerine –örneğin akademik kademelendirmeye, akademik yükseltme standartlarına- karışmamalı ama kamu kaynaklarının etkin ve doğru kullanılıp kullanılmadığını toplum adına takip etmeli ve denetlemeli . Devlet üniversitelerine hükümetin müdahalesinden gerçekten rahatsız olanların –eğer tutarlı olmak istiyorlarsa- yapması gereken şey devlet üniversitelerinin statüsünün değiştirilmesini, daha açık söylersek özelleştirilmesini istemek. Ancak, devlet üniversitelerini özelleştirmekten bahsetmek böylelerinin kafasını hayretten tavana vurduracaktır. Onların bazıları kamu parasıyla finanse edilen kurumları kendi çiftliklerine çevirme ve her türlü denetim ve hesap vermeden azade olma peşindeler. Ne kadar süslü kelime ve sloganlarla ifade ederlerse etsinler istedikleri demokrasiye de adâlete de ahlâka da aykırı.

Bununla beraber, bu işler yapılırken dikkat edilmesi gereken şeyler de var. İlki, tüm paydaşların dinlenmesi. Hükümet bu kurumlarda çalışan idarecilerin ve akademisyenlerin bölünmelerin nasıl olacağı konusunda görüşlerini ve önerilerini almış mıdır bilmem. Almış olmasını veya alacağını umuyorum. İkincisi, üniversitelerin statüsünü ve itibarını koruma meselesi. Fakültelerin, enstitülerin eski ve yeni üniversite arasında paylaştırılmasında bu hususa özen gösterilmeli. Meselâ, İstanbul Üniversitesi’nin tarihsel kimliğinin parçası olan fakülteler eski –yani İstanbul Üniversitesi adını sürdürecek- üniversitede tutulmalı daha yeniler yeni üniversiteye aktarılmalı. Üçüncüsü, öğrencilerin korunması. Mevcut öğrenciler bu üniversitelere tüm üniversiteler arasında onları seçerek girdiler. Bölünme onların statüsünü etkilememeli. Örneğin bölünme ile bir fakülte İstanbul Üniversitesi’nden yeni üniversiteye aktarılacak olsa bile mezun olduğunda o öğrencinin diploması eğer istiyorsa İstanbul Üniversitesi diploması olmalı. Yeni gelecek öğrenciler ise hangi üniversitenin diplomasına sahip olacaklarını bilerek üniversiteye gelmeli.

Bu hususların altını çizmek istedim çünkü Türkiye’de vatandaşa karşı hoyrat davranmayı adeta şiar edinmiş bir kamu yönetimi geleneği ve pratiği var. İddialı söylemine rağmen zaman zaman AK Parti de bu geleneğe esir düşüyor. Gerekli gördüğü bir değişikliği bir geçiş süreci planlamadan ve insanların statüsünün-kazanılmış haklarının korunması çabası içine girmeksizin ‘pat’ diye hayata aktarmaya çalışıyor. Bu bir taraftan küslükler, hoşnutsuzluklar, haksızlıklar yaratıyor, diğer taraftan müstakbel başarısızlıklara elverişli zemininin taşlarını döşüyor. En yakınlarda yardımcı doçentliğin kaldırılması meselesinde böyle oldu. Muhafazakâr AK Parti hükümeti devrimci –dolayısıyla yıkıcı- bir tavırla 40 yıllık ve yüzbinlerce insanı etkileyen ve ilgilendiren statüyü onun sahiplerinin, paydaşlarının ne düşüneceğini, ne hissedeceğini hesaba katmadan, olması gerektiği gibi bir geçiş zamanı tanımadan, adeta yangından mal kaçırırcasına kaldırdı. Umarım şişik üniversitelerden yeni üniversiteler çıkartma melesinde kamu yönetimin bu hoyrat yüzünün yeni tezahürlerine şahit olmayız.

Yeni Yüzyıl, 28.04.2018