.: Cennet Uslu

Nefret söylemi ile mücadele

GEÇEN haftalarda Norveç Helsinki Komitesi İnanç Özgürlüğü Girişimi ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi’nin birlikte düzenlediği bir konferansa katıldım. “İfade Özgürlüğü ve İnanç Özgürlüğü: Türkiye Vakası” başlıklı Konferansta tüm gün çeşitli konularda sunumlar yapıldı. Toplantıda ben de “İfade Hürriyetinin Sınırları ve Tehditler” başlıklı bir sunum yaptım. Oldukça verimli bir toplantıydı.

Konferansta öne çıkan tartışma konularında biri nefret söylemi meselesiydi. Nefret söylemi belli bir kimliksel özelliğe sahip gruplara yönelik aşağılama, alay, küçük görme, hakaret veya önyargı içeren ifadeleri kast etmek için kullanılan bir kavramdır. Bu konularla ilgilenen insanların büyük bir kısmı haklı olarak nefret söylemini mücadele edilmesi gereken bir tür kötülük olarak görüyorlar. Ne var ki, hatalı olarak mücadele aracı olarak yasak getirilmesini savunuyorlar.

Buradaki ilk problem bu yasakların ağır bir ifade hürriyeti ihlali yaratıyor olmasıdır. Kötü, nahoş, sarsıcı veya rahatsız edici bulunan fikirlerin dillendirilmesinin yasaklanması ve bastırılması açık bir ifade hürriyeti ihlalidir. Diğer mesele ise son 20-30 yıl içinde icat edilmiş olan bu yeni “suç” ile ilgili uygulamaların suçun kendisinin keyfiliğe ve tarafgirliğe açık yapısı gereği birer çifte standart örneğine dönüşüyor olmasıdır. Bu konuda net olan husus çifte standarttın varlığıdır, ancak çifte standarttın kimin lehine veya aleyhine kullanıldığı konusu ülkelere ve konjonktüre bağlı olarak değişebilmektedir.

Belki çok az kişi farkında lakin, çoğu Avrupa ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de nefret söylemi suçu var. TCK 216. Madde 2. Fıkrasında “halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan” kişiye 6 aydan 1 yıla kadar hapis cezası düzenlenmiş. Ancak hem Türkiye’de hem Avrupa’da bu yasaların uygulanışında bir çifte standart var. İşin tuhaf yanı nefret söylemi suçu yanlılarının bu yasanın uygulamalarından yakınmalarıdır. Yakındıkları şey esasen kendi arzu ettikleri veya uygun buldukları grupların değil diğerlerinin korunuyor olmasıdır.

Örneğin, 216 davalarında Yahudiler veya ateistler gibi azınlık grupların değil, Türk ve Müslüman çoğunluğun korunduğunu söylemektedirler. Çoğunlukta olmaları Türkler veya Müslümanlara yönelik nefret söylemini meşru hale mi getirmektedir? Buna nefret söyleminin korunmaya muhtaç azınlık grupları kapsaması gerektiği cevabını verenler çıkabilir. Ancak getirilmeye çalışılan bu kriter de keyfiliği ve çifte standarttı ortadan kaldırmaya yetmez. Fransa veya başka bazı Avrupa ülkelerinde Müslümanlara yönelik nefret söylemi ifade hürriyeti kapsamında kabul edilirken, örneğin Yahudilere yönelik nefret söylemleri katı ve etkili şekilde cezalandırılmaktadır. Üstelik, “korunmaya muhtaç zayıf azınlık” kriterine başvurulduğunda, Türkiye’dekinin tersine, Avrupa’da Müslümanların Yahudilere kıyasla asıl korunmaya muhtaç zayıf azınlık grubu olduğu aşikârdır.

Şimdi, nefret söylemi suçunu savunanların büyük kısmı söz konusu kendi ait oldukları veya sempati duydukları gruplar olduğunda fikirleri “suç”, antipati duydukları veya nötr kaldıkları gruplar söz konusu olduğunda “ifade hürriyeti” kabul etme davranışı sergiliyorlar. İçine düşülen bu çifte standart ile yüzleşmeye ise pek kimsenin yanaştığı yok. Değiştirmeyi ve iyileştirmeyi arzu ettiğimiz her şeyi yasaklayarak çözelim kolaycılığından kurtulmak gerekir. Zira, bu tür yasaklayıp çözelim kolaycılığı hem hak ihlallerine hem önceden görülemeyen başka kötülüklere yol açabilmektedir. Nefret söylemiyle sosyal ve sivil izleme ve denetleme mekanizmaları aracılığıyla mücadele edilmesi gerekir.

Yeni Yüzyıl, 29.01.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/nefret-soylemi-ile-mucadele-1496