.: Cennet Uslu

Neden Siyasete Mahkûmuz?

Seçime doğru giderken listelerin belirlenmesi, adayların açıklanması ve kampanyaların başlaması ile birlikte demokratik siyasetin en büyük karnavalına tanıklık etmeye başladık. Diğer taraftan ise 6-8 Ekim olayları, Savcı Kiraz’ın DHKP-C tarafından öldürülmesi ve Ağrı’daki çatışma gibi olaylar siyasal şiddeti gündemimize taşıyor. 7 Haziran Genel Seçimlerine doğru yol alırken siyasal şiddet ve demokratik siyaset arasındaki bu tehlikeli ve ürkütücü salınım beşeriyet olarak demokratik siyasete nedenli muhtaç ve mecbur olduğumuzu hatırlatan bir alarm zili gibi adeta.

Beşer olarak siyasete mahkûm muyuz? Sorumuz bu, benim cevabım ise hazır. Kesinlikle siyasete mahkûmuz, yani siyaset yapmak ve işlerimizi siyaset yoluyla yürütmeye mecburuz. Peki neden?

Siyasete mahkûmiyetimizin beşeriyetin durumuna ilişkin iki temel olgudan kaynaklandığını düşünüyorum. Bunlardan ilki, insanların farklılığı olgusudur. İnsanların aralarında neredeyse sınırlandırılamaz, tasnif edilemez, değişken ve dinamik bir farklılık yelpazesi söz konusudur. Bu farklılıklar ırk, cinsiyet, dil, din ve mezhep vb. türlerde olabildiği gibi eğitimle ve meslekî olarak edinilen türde farklılıklar da olabilir. Ayrıca insanlar hakikatin, doğrunun, iyinin, adaletin, ahlâkın, erdemin ne olup ne olmadığı konusunda farklı görüşlere sahiptirler. İnsanlar yaşanmaya değer bir hayatın nasıl olması veya insanın hayatını neye vakfetmesi gerektiği konusunda birbirlerinden farklılaşırlar. Velhasıl insanlar arasında her türde ve her konuda muazzam bir çeşitlilik söz konusudur. Akla gelebilecek her konuda farklı düşünsek de sanırım beşeriyete dair bu tespite itiraz eden pek çıkmayacaktır.

Beşeriyet olarak içinde bulunduğumuz ikinci temel olgu ise birarada yaşamak zorunda oluşumuzdur. İnsanların neden birarada yaşadığı sorusuna “farklı” cevaplar verenler çıkacaktır. Malum insan türü olarak her konuda farklılaşmakta çok mahiriz. Belki bazıları, Aristo’ya hak verecek ve insanın doğası gereği sosyal-siyasal bir canlı olmasını gerekçe gösterecektir. Bazı başkaları ise David Hume gibi insanların ancak toplum halinde yaşamakla geliştirebilecekleri işbirliği ve işbölümünden sağlayacakları yüksek fayda sebebiyle birarada yaşamak zorunda olduklarını söyleyecektir. Sebebin ne olduğu şuan ki sorgulamamız açısından konu dışıdır. Dolayısıyla, sebep ne olursa olsun insanların birlikte yaşadığı ve yaşamak zorunda olduğu olgusu önümüzde durmaktadır. Herhalde bu ikinci tespite de itiraz eden pek fazla kişi çıkmayacaktır.

Şimdi bu iki olgunun birlikte ne anlama geldiğini düşünelim. Bunun anlamı, her konuda farklı olan ve birbirinden farklı düşünen insanlara “buyrun birlikte yaşayacaksınız” demektir. Hem bu kadar farklı olacaksınız, hem de bütün bu farklılarla ortak bir yaşamı sürdürmeye, birarada yaşamaya “mahkûm” veya “mecbur” kalacaksınız. Bu kendiliğinden çatışma ve gerilim üretecek bir durumdur. Zira her türlü farklılık, ortak yaşam sebebiyle kolayca farklı çıkarlara dönüşür ve tarafları arasında gerilim ve çatışma üretir. Benzer olanlar arasında dayanışma ve ortak çıkarlar da üretilir elbette. Ancak, bu dayanışma kendi başına sorun olmamakla birlikte, genellikle ötekilerin farklılıkları ve çıkarları karşında birlikte ve daha sert şekilde durmaya hizmet ederek çatışmaları bloklaştırır.

Bazıları farklılıklara sahip insanların birarada yaşamak zorunda kalmasını bir tür Çin işkencesi olarak görebilirler. Başka bazıları ise beşeriyetin çözmesi gereken büyük bir bulmaca olarak bakabilirler bu meseleye. Başka birileri de bunda büyük bir sır ve hikmet görebilirler. Kimisi ise bu durumu tam da insanın yeryüzündeki varoluşuyla ilgili soruların anahtarı olarak görebilir.

Bu duruma nasıl bakarsak bakalım çözmemiz gereken temel bir meselemiz var. Bütün bu farklılıklarımızla birlikte veya onlara rağmen birarada nasıl yaşayacağız? Hepimiz için geçerli ortak normlar ve kurallar kimler tarafından, nasıl ve neye göre belirlenecek? Toplum olarak ortak hayatımızı hangi ilke üzerine kuracağız, hangi yolu tercih edeceğiz?

Bu soruya verilebilecek iki genel cevap var. Ya şiddet ya siyaset. Birlikte yaşayabilmek için şimdiye kadar ya şiddet seçildi ya da siyaset, ya baskı tercih edildi ya da demokrasi. Daha çok ve en çok şiddet, baskı, zorbalık ve terör tercih edildi. Çok az ve nadir olarak demokrasi ve siyaset galebe çaldı. Üstelik demokrasi tercih edildiğinde bile şiddet tehlikesi ve tehdidi her zaman kapıda hazır beklemekte.

Belki pek çok kişiye, farklı olanların birlikte yaşamasının yarattığı gerilim ve çatışmayı çözmenin en ucuz, hızlı ve kolay yolu şiddet olarak görünebilir. Ne büyük bir yanılgı! Siyasi şiddet kullanmanın tahribatı ve maliyetleri insan ölçü birimleriyle hesap edilebilir türden değildir. Demokratik siyaset ise bu meseleyi her birimizin hak ve özgürlüğünü koruyarak barışçıl, adil ve her birimize fayda sağlayacak şekilde çözebilmenin yegane fırsatını ve yolunu sunuyor. Bütün zayıflıkları ve zaaflarıyla birlikte hâlihazırdaki en makul, tek makul yöntem.

Bu yüzden aslında iki alternatifimiz yok, sadece bir tane var. Farklılıklarımıza rağmen birlikte yaşama zorundalığımızı ancak demokratik siyaset ile çözebiliriz. Bu yüzden siyasete ve demokrasiye mecburuz, mahkûmuz.

14 Nisan 2015