.: Burak Ertaştan

Nazlı

1990’lar ulaşım ve haberleşme teknolojisindeki gelişmelerin dünyayı küresel bir köy haline getirdiği söylenen yıllardı. Küreselleşmeyle birlikte yeni bir çağa giriyorduk.

Ulaşım ve haberleşme teknolojisindeki gelişmelerin tarihi ilk binek hayvanının evcilleştirilmesinden tekerleğin icadına, dumanla işaretleşmeden yazının bulunmasına ve posta güvercinlerinin terbiyesine kadar geriye uzanıyorken küreselleşmenin neden son on yıla hasredildiği bu tespitin açıkta kalan yanını oluşturuyordu. Bana göre 90’lı yıllarda yaşanan, bütün bu gelişmelerin sıradan insanın hayatına değecek kadar bollaşıp ucuzlamasından ibaretti. Bu sonucu büyük ölçüde yaratan, serbestçe işlemesine müsaade edilen piyasa dinamikleri ve müteşebbislerdi.

Küreselleşme kervanına geç katılan bir coğrafyada yetiştim. Gazeteler bile öğleden sonra gelirdi. 90’lı yıllar böyle ise, küreselleşme öncesini varın siz hesap edin yahut benden (duyduklarımdan) dinleyin.

60’lı yılların sonu. Televizyon yayınının olduğu fakat elektriğin ulaşmadığı bir dönem ve coğrafya. Seyahat imkânı kısıtlı. Geç ulaşsa da gazete var, fakat pek okunmuyor. Böylesi bir dönemde denizi görmek, taşrada yaşayanlar için bir baht işi. Bu saadete erenlerden biri, baba’z (babanız) körmemiştir tengizi diye övününce, Çekerek’ten de mi büyük diye sormuşlar. Yöre insanının gördüğü en büyük su, Yeşilırmak’ın Çekerek kolunun aynı isimle anılan bir alt-koluymuş meğer.

Ben daha şanslıydım. Sekiz yaşında gördüm denizi. Görmekle kalmadım, girdim de. Bir eşek şakası yüzünden o kadar su yuttum ve korktum ki, hemen her yaz gitmeye başladığımız denize yıllarca sadece ayaklarımı sokabildim. Dört yıl sonra cesaretimi toplayıp yeni bir deneme yaptığımda benzer bir şakaya daha maruz kaldım. Bu defa öyle korktum ki (çok cesur sayılmazdım zaten) sadece yürümek veya dalgalarla oynamak için girebildiğim yıllar boyunca, koca koca gemileri üstünde taşıyan denizin beni niye kaldırmadığını düşünüp durdum hep. Su korkumu yenmem, yaklaşık onbeş yılımı aldı. Bu sürenin yarısında, bir deniz memleketinde yaşıyorduk üstelik. İzmir’e taşınmıştık.

İçimde ukde kaldığından mı bilinmez, deniz temalı kitapları hep severek okudum. Denizler Altında Yirmibin Fersah, Balina Avcısı, Çocuklar Adası, Define Adası… derken Gazavat-ı Hayreddin Paşa’ya kadar düştü yolum. Barbaros Hayreddin Paşa’nın Er odur ki dünyada koya bir eser / Esersiz kişinin yerinde yeller eser türünden beyitlerle süslediği hatıratını o yıllarda tam üç defa okumuştum.

Nazlı

Ömer Çaha’nın son romanı Nazlı, dedesinin izinden giden bir uzak yol kaptanının başından geçenleri anlatıyor. Dedesiyle aynı adı taşıyorlar: Memduh.

İsimleri benzedi, kaderleri benzemesin titizliğiyle büyütmüşler küçük Memduh’u. Fakat deniz, dedesi gibi onu da kendine çekmiş.

Dedesi, meslektaşları tarafından sayılan, sevilen, usta bir denizciymiş. Vietnam civarında bir tayfuna yakalandıktan sonra ne ölüsü bulunmuş, ne dirisinden haber alınmış. Aradan yıllar geçip ses çıkmayınca deniz yuttu demişler.

Olacak olsa gerek çar ü nâçar / gerek kalbin gen tut gerek dar
(Gazavatı-ı Hayreddin Paşa)

O günden sonra denize küsmüş, Boztepe’deki (Ordu) evlerinin manzarasına bile bakamaz olmuşlar. Oğlu memuriyete girmiş, torunu küçük Memduh’u ise denizden ırak, güvenli bir iş hayaliyle büyütmüşler.

Denizden uzak tutmaya ne kadar çabaladılarsa, denize o kadar sevdalanıyor Memduh. Dedesinden kalma bağlantıları kullanarak geldiği İstanbul’da önce şehir hatları vapuruna çaycı olarak giriyor, sonra Mısır’a giden bir gemide kamarot oluyor.

Bulduğu her işte, dedesini tanıyan ve sevenler çıkıyor karşısına; onun yetiştirdikleri… Çalışkanlığı, iş disiplini ve zekâsı bu temaslarla birleşince önü çabucak açılıyor. Gencecik yaşta kaptan köşküne oturuyor. Sonrası seyrü sefer. O diyar senin, bu diyar benim.

Maceralarla dolu bu seyahatlerden birinde Vietnam’a gidiyor ve tam yirmi yıl sonra dedesini buluyor. Nasıl mı? Dedesi bunca zamandır Vietnam’da ne mi yapıyormuş? Niye mi habersiz bırakmış onları? Cevapları romanda…

Tayland seyahatinde ise Nazlı ile tanışıyor. Nazlı, Taylandlıdır aslında. Ona bu ismi veren Memduh’tur. Bir de lakabı var: Elleri uçan kız. Nikâhları, bir uzak yol kaptanına yakışır şekilde açık denizde ve gemide kıyılıyor.

Memduh’un Nazlı’yı ve aşkını anlattığı satırlar öylesine canlı tasvirlerle dolu ki… Balzac veya Flaubert’i aratmayan bu satırlar, Ömer Çaha akademisyen olmakla edebiyatımıza kötülük mü etti dedirtiyor.

Memduh Nazlı’yı nasıl kaybetti ve sonrasında neler yaşadı sorusunun cevabı romanda var. Lakin asıl sürprizi, cevabı okuyucuya bırakılan bir başka soru oluşturuyor.

Gelin, Gazavat-ı Hayreddin Paşa’dan bir beyitle kapatalım yazıyı:
ne denlü çoğ olursa koyun sürüsü / yeter imiş ona kasabın birisi.