.: Tayfun Gümüş

Nasıl Bir Adalet?

Türkiye’de en fazla duymaya alıştığımız, içinde bir tür serzenişi de barındıran sorulardan biridir “adalet yok mu?” Yakınlarımızın, dostlarımızın, toplumda bir arada yaşadığımız aynı havayı soluduğumuz insanların başlarına gelen haksızlıklar karşısında haklı itirazlardır, bunlar, aslında. Peki tüm bu haksızlıkları, hukuksuzlukları ortdan kaldırmak, adaleti tesis edebilmek adına ne yapmalı? Belki de işe ülkemize uygun bir adalet teorisi tasarlamak ile başlayabiliriz. Nasıl bir adalet teorisi tasarlarsak Türkiye’de adalet sağlanmış olur onu irdelemeye geçmezden evvel literatürde yer alan adalet teorilerine de kısaca yer vermek gerekir.

Öncelikle prosedürel adalet teorilerini ele alarak başlayabiliriz. “Prosedürel adalet teorisi” bireyi ve kuralları benimseyen, üretim ve dağıtımın ayrılamaz parça olduğunu savunan, negatif haklar ve negatif özgürlük temelli adalet teorisidir. Özellikle Robert Nozick’in State, Anarchy and Utopia kitabında ve Hayek’in yazılarında gerçek ifadesini bulur. İkinci olarak ise “sosyal adalet teorilerini” ele alabiliriz. Bu kategoride değerlendirilebilecek olan “Refah Devletçi Adalet Teorisi” John Rawls’ın A Theory of Justice’ında ortaya konur. Pozitif haklar ve pozitif özgürlük temelli olan bu adalet teorisinin uyacağı ve objektif olarak denetleneceği bir kurala sahip değildir.  Ayrıca Marx’ın eserlerinde ayrı bir başlık halinde yer almasa ve hacimli olmasa da adaletten bahsedilir. Sosyal adalet teorileri içinde radikal olanı temsil eden bu adalet teorisi Gotha Programının Eleştirisi adlı kitabında ifade edildiği şekilde iki türdür: Sosyalist adalet ve komünist adalet. Henüz devletin ortadan kalkmadığı sosyalist toplumda insanlardan işgücüne katkıları oranında dağıtım yapılır. Komünist düzende ise devlet de olmayacağı için “insanlardan yeteneğine göre alınır; ihtiyaçlarına göre verilir” ilkesi benimsenmiştir. Hem refah devletçi hem de radikal sosyal adalet teorilerinin ortak noktası üretim ve dağıtımın birbirinden ayrılabilir süreçler olduğunu iddia etmeleridir. Bunların birçok eleştiri getirilebilecek yanları vardır ama konumuz olmadığından, bu konudan detaylıca bahsetmek bu yazının kapsamını aşmaktadır.

Bu minvalde “Türkiye’de nasıl bir adalet teorisi geçerli olmalıdır?” türünden bir suale cevabım bilatereddüt “prosedürel adalet” olacaktır. Eğer Türkiye’de prosedürel bir adalet hüküm sürüyor olsaydı nasıl olurdu?  Adalet sağlanır mıydı? Bunu resmetmeye çalışayım. “Hukuk yapılan bir şey değildir; onu toplum yapar ama hukukçular keşfeder” der Bruno Leoni. Yasamanın değil de hukukçuların ve yargıçların hukukudur esas alınacak olan. Prosedürel adaletin hükümferma olduğu yerlerde Leoni’nin işaret ettiği hukuk hakimdir. “Hukukun hakimiyeti” ile herkes yasalar önünde eşittir. Bu yüzden bu adalet teorisi sosyal adalete göre çok daha ölçülebilirdir. Adaletsiz durum varsa açık bir şekilde görülebilecektir. Oysa sosyal adalette, “ihtiyaçlara göre verme”den “adaleti sağlama” misyonuna kadar muğlak ve tam ifade edilmemiş şartlara ve kişilere göre değişen, devletin vatandaşlar karşısında onların haklarını savunma adına bizatihi haksızlık yaptığı bir düzen vardır. Yasamaya bağımlı, devlet yetkililerinin o anki ruh haline göre hüküm verilecek bir düzendir bu. Oysa klasik liberal teoriler içinde ele alınan bu prosedürel adalette durum bunun tam tersidir. Savunulan, adaleti gerçekleştirecek düzen kainatın yaratılmasıyla mevcuttur. Zaman içinde olgunlaşmış ve bugünkü halini almıştır. İnsanların deneyimlerinden, tecrübe ve bilgi birikimleri sonucu kendiliğinden ortaya çıkan bu süreç bizatihi adaletin de sağlayıcısı olmuştur. İşte tam da burada yani Türkiye örneğine bunları tatbik edecek olursak, hukukun üstünlüğünün kabul edildiği, insanların adaletsizliğe neden olacak “usul”lerin ortadan kaldırıldığı bir düzen adaleti sağlamaya yardımcı olacaktır. Bu teorinin savunduğu piyasa ekonomisi de adaletin gerçekleştirilmesine hizmet eden diğer bir unsurdur. İnsanlar kabiliyet, tarihî geçmiş ve talihlerine göre toplumda bir yer edinirler.

Devletin varlığı insanların yarıştığı oyunun kurallarının herkese eşit uygulanması ve özgür olmayan bir ortamın oluşmamasını sağlamaktır. Buna rağmen toplumda bazı insanların çok daha müreffeh bir yaşam sürdüğünü bazılarının ise en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamadıklarına şahit oluruz. Oysa bu herhangi bir adaletsizliğin ürünü olmayabilir. Zira, “kendiliğinden doğan gayri şahsi bir sürecin sonucu olduklarından adil olma ya da olmama sıfatıyla nitelendirilemezler” (Atilla Yayla, Özgürlük Yolu). Böylelikle, adil davranış kurallarının şartları yerine getirildiğinde yani “usûl esastan önce geldiğinde” adalet de sağlanmış olacaktır. Ülkemiz vatandaşlarının şartları herkese aynı ölçüde uygulanan vatandaşlık haklarına sahip olduğu, kimsenin etnik kimliği, dini, dili ya da görüşleri dolayısıyla yargılanmadığı ve ayrımcılığa uğramadığı bir iklime ihtiyaç vardır. Devletin Keynesyen teorilerden arındırıldığı, ekonomiye müdahalesinin kısıldığı, devletin ekonomiye ve topluma karşı bir takım dönüştürücü görevlerinden arındırıldığı bir düzen gereklidir. Türkiye’de devlet mümkün mertebe regülasyon görevleriyle sınırlı tutulmalıdır. Oysa sosyal adalet türlerinin savunduğu gibi devlete kabiliyetlerinin ötesinde sorumluluklar yüklemek oldukça vahimdir. İnsanın kendi eliyle Leviathan’ını yaratmasıdır. Dünyayı cehenneme çevirenler onu gül bahçesine çevirmeyi vadedenlerin kendisi olmuştur diye bir söz vardır. Klasik liberalizm içinde değerlendirilen prosedürel adalet teorisinde devletin böyle bir işlevi yoktur. O özgürlük ortamını tesis etmede ve insanların herhangi bir olumsuz müdahaleden masun ortamı yaratmakla mükelleftir. Sınırlı görevi olan devletin hatası da sınırlı olur.

Kanunlar karşısında herkesin eşit olduğu, özgürlüğün önündeki engellerin kaldırıldığı, objektif değerlendirilebilecek böyle bir sistem adaletin sağlanması noktasında oldukça önemlidir. Özel mülkiyet Türkiye için tasarlanan bu adalet teorisi için ve tüm prosedürel adalet teorileri için olmazsa olmaz bir diğer unsurdur. İnsanların kaynakları sınırlı ama ihtiyaçları nihayetsizdir. Bu yüzden tarihte birçok zaman kıtlıklar baş göstermiştir. Peki bu durumda adalet nasıl sağlanmış olacaktır? Sosyal adaletçilerin savunduğu gibi üretim ve dağıtımın ayrıldığı yani malların Ayn Rand’ın ifade ettiği gibi “kabileci anlayış” içerisinde biriktirildiği ve ihtiyaçlara göre dağıtıldığı bir düzende mi adalet sağlanacaktır? İhtiyaçları kim belirleyecektir? Adaleti sağlamak için devlet tarafından yapılan müdahaleler başka bir müdahaleyi ya da müdahaleleri doğurmayacak mıdır? Hayek’in Kölelik Yolu‘nda ifade ettiği gibi “Toplumsal müdahaleler başka müdahaleleri de gerektirir. Bu da insanı en sonunda bir nevi köleliğe kadar götürür.” Dahası devlet tarafından adaletsizliği giderme namına yapılan dışarıdan her muamele ile devlet vatandaşlarına karşı birbirinden farklı davranış ve uygulamalarda bulunacağı için vatandaşlara davranışta bir ayrımcılık da söz konusu olacaktır.

Özel mülkiyete dönecek olursak, insanların var oluşu ile beraber bir şeye sahip olma güdüsü de yaratılmıştır diyebiliriz. Bunu örneklendirmek için bebeklerin davranışlarına ve çok erken bir zamanda sahiplik duygularının nasıl geliştiğine de bakılabilir. Türkiye’de uygulanabilecek prosedürel adaletin hakim olduğu bir düzende özel mülkiye saygı gösterilecek, mülkiyetlerin zor kullanarak değil de rıza ile transferi (ticaret ya da bağış ile) sağlanacak ve sözleşmelere riayet edilecektir. Böylece özel mülkiyet dışarıdan müdahaleye kapatılmış olacaktır. Bu türden adalet teorilerini Türkiye’de ve dünyada başarıya ulaştıracak belki de en önemli unsur işte budur. Rothbard mülklerin idaresi probleminin komünizmi imkansız kıldığından bahseder. (Murray N. Rothbard’a göre özel mülkiyetin kaldırılması mülklerin idaresi problemini ortadan kaldırmaz. Zira mülkler vardır ve var olmaya da devam edecektir. Bu durum komünist bir düzeni imkansız kılmaktadır. Bkz. Ahmet Taner, Murray N. Rothbard: Liberal Gelenekte ve Siyaset Felsefesindeki Yeri, Liberte Yayınları). Oysa burada savunulan sistemde, mülkler sahiplerinindir ve ne zaman, nasıl kullanacağına onlar karar vermektedir.

Bir diğer önemli nokta, prosedürel adaletin hüküm sürdüğü bir coğrafyada devletin tek işveren olmamasıdır. Özel müteşebbisler vardır. İnsan bir iş yerinde anlaşamazsa başka bir işyerinde şansı devam ettirebilir. Oysa Türkiye’de bugün gittikçe artan kamu çalışanının olması, refah devletçi anlayışlara yakın olarak sosyal güvence sisteminin bir hayli genişlemesi, bayramlarda yapılan devlet yardımları, piyasaya müdahaleler, hemen her partinin seçimlerde daha fazla oy alabilmek adına sosyal yardımları, EYT taleplerini, kamu alımlarının fazlalaşacağını, sosyal güvence sisteminin sınırlarının ve kapsamının genişletileceğini vaad etmesi sosyal adalete daha yakın bir ülke olduğu imajını vermekle beraber, bu zamana kadar adaletsizliğin önüne geçilememesinin ve bu türden bir adalet teorisinin adaleti sağlayamayacağının pratize edilmesi olarak görülebilir. Geçmişe nazaran önemli iyileştirmeler olsa da Türkiye’nin adalet konusunda çok da iyi bir geçmişe sahip olmaması adaletin başka yerde aranmasından ileri gelebilir. Bir takım efsunlu laflar ve hoş sözler insanları (halkı) etkileyebilir ama adaleti sağlamaz. Bu yüzden Türkiye için tasarlayacağımız adalet teorisinin unsurları tam da bunlardan oluşmalıdır.

Bugün Türkiye’de kanaatimce adaletsizliğe neden olan en büyük problemler “hukuk önünde eşit olma” ilkesinin zedelenmesi, “hukukun üstünlüğü” ilkesinin olgunlaşamaması, bir sosyal devlet olma tezahürü olarak kamunun pek çok alanda kendine olması gerekenden fazlaca yer bulmaya çalışması, asgari ücret belirlenmesi, tanzim satışları vs. kapsamında ekonomiye müdahaleler (belki her ne kadar geçmişe nazaran daha kısıtlı olsa da) ve özellikle diyanete yönelik tartışmalar konusunda görebileceğimiz gibi  din ve vicdan özgürlüğü konularında henüz yeterince bir seviyeye gelinememesidir. Bunun için prosedürel adaletin şiarı olan “adil davranış kuralları”nın uygulanması Türkiye’de arzu edilen adaletli bir düzeni oluşturmada başat bir role sahiptir. Devletin görevi bu kuralların uygulanmasını ve insanları diğer insanlar tarafından gelebilecek müdahalelerden korunmasıdır. Böylece, kendiliğinden oluşan düzen içerisinde adalet yerini daha kolay bulabilecektir. Buna rağmen ilk bakışta, sosyal adaletin sağlanması sanki daha erdemli bir şey olacakmış gibi görünebilir. Ama sosyal adalet gerçekleştirilmeye çalışılırken yapılan devlet müdahaleleri, devletlerin kendi vatandaşları arasında (ihtiyaçları farklı olduğu için) adalet sağlamak için ayrımcılık yapmaları, bir alanda müdahale imkânı olan devletin zaman içerisinde başkaca alanlara müdahale etmesinin önünü açması ve bunun da insanı köleliğe kadar götürebilmesi ve en önemlisi de gerek refah devletçi sosyal devlet anlayışına sahip devletlerin gerekse de Sovyetler Birliği gibi radikal sosyal adaletin olduğu yerlere bakıp bu türden bir adaletin açlık, sefalet, baskı, otoriterlik ve ölüm getirmekten başka bir işe yaramadığının idrakinde olunması prosedürel adaletin bir umut olarak belirmesini sağlamaktadır.

Türkiye’de uygulanması önerilen teori prosedürel adalet olmasına rağmen, günümüz dünyasında hem sosyal adaletin hem de prosedürel adaletin duru bir şekilde uygulanamadığı ve uygulanamayacağı gerçeği de önümüzde durmaktadır. Mevcut durumda olduğu gibi yakın gelecekte de bu iki adalet teorisinin bazı unsurlarını içeren karma bir sistemin varlığından söz etmek mümkündür. Bunun için yapılabilecek şey devletin özgür ortamın oluşturulması ve güvenlik gibi yetkilerinin haricinde sistematik olarak sınırlandırılması, keyfi uygulamalara son verilerek devletin piyasa ekonomisine müdahalelerinin tedricî olarak azaltılması, devletin üretimden ziyade “düzenleyici” olarak konumlandırılması ve hukukun üstünlüğünün tesis edilmesini sağlamak gibi ibrenin sürekli prosedürel adaletten yana olmasını sağlamak ve bu karma sistemde mütemadiyyen bu alanların genişlemesini ve sosyal adalet kısımlarının da azaltılmasını sağlamak Türkiye’de adaletin tesisi noktasında uzun vadede yararlı olabilecektir düşüncesini taşımaktayım.  Ancak böyle yapılabilirse kural içinde işleyen, kalıcı ve mütemadi bir adalet sistemi oluşturulabilir. Kuralların ve özgürlüğün olmadığı, dışarıdan her daim yapılan ve adaleti sağlama iddiasında olan her yeni müdahale adalet terazisinin düzelmesi mümkün olmayacak bir şekilde bozulmasına sebebiyet vermektedir.

TAYFUN GÜMÜŞ