.: Melik Nazır Esirci

Mukaddime

Son zamanlarda hemen her görüşten, sosyalist, liberal, İslamcı insanın “bak adam yüzyıllar önce bunları tespit etmiş/söylemiş” diye referans verdiği ve herkesin kendi görüşünden bir parça bulduğu büyük düşünür İbn Haldun’un meşhur eseri Mukaddime’yi okumamıştım. Yeni üniversitesi kurulunca biraz daha aktüel olması da beni tetikledi ve Prof. Dr. Süleyman Uludağ’ın tercümesi olan eseri edindim.

Sağolsun Süleyman hocamız, kitaba 154 sayfalık bir giriş yazmış. Henüz onu bitirebildim. Hocanın tafsilatlı bir şekilde yaptığı girişte dikkatimi çeken bazı hususlar oldu. Onu paylaşmak istiyorum.

İbn Haldun nihayetinde bir insan. Her insan gibi eksikleri-fazlaları var. Hataları ve başarıları var. Üstün olduğu yönler olduğu gibi zayıf olduğu yönler de var. Eksik yanları onun devlet yönetimi, içtimaiyat, insanın karakter yapısı gibi konularda söylediklerini eksiltmez. Ama hiç ummadığım bazı özelliklerini sayın hocamız açık yüreklilikle yazmış ki ben de buraya alabilirim.

İbn Haldun, 20 yaşına kadar talebelik yaşamış, 20 ile 45 yaş arasında bölgesindeki devlet ve devletçiklerde yönetimde bulunmuş. Oldukça da aktif bir hayat sürmüş. Cezayir, Tunus, Fas, Endülüs ve Mısır arasında dolaşmış durmuş.

45 yaşından sonra da telifle ve kadılıkla meşgul olmuş. Beni şaşırtan kısmı devlet yönetimlerinde olduğu dönemde. Faydalanacağım kısmı ise telif ettiği eserlerde.

Giriş kısmının 25. sayfasında şöyle bir tespit var: “İbn Haldun’un, Sultan Ebu İnan’ın yanında kaldığı sürece görevler onu tatmin edecek seviyede değildi. Kendi ifadesine göre bu mevkiler, seleflerinin ve cedlerinin üstlendikleri şerefli vazifeler kadar yüksek bir mevki sayılmazlardı. Onun için bu vazifeyi istemeye istemeye kabul etmişti, gözü yükseklerde idi.

Bu sırada İbn Haldun’un bir takım fena temayülleri ve kötü duyguları kuvvetlenmeye başlamıştı. Bu temayül, hangi vesile ile olursa olsun ortaya çıkacak olan fırsatlardan faydalanma, hangi yoldan olursa olsun maksada ulaştıracak yolları tutmaktır. Şahsi menfaati ve maksadı için veya zarardan korunması için kendisine iyilik yapana kötülük yapmakta, ihsana garkedenler aleyhine tertiplere karışmakta ve lütfuna nail olduklarına karşı değişmekte bir beis görmezdi. İbn Haldun fırsatçı bir adamdı, pratik hayatında gaye her türlü vasıtayı mübah kılardı.” (Giriş sf. 27)

O daima galip ve muzaffer olanın yanında yer alır, her zaman kuvvetli olanın adamı olmayı tercih eder.” (Giriş sf 29)

İbn Haldun daima fırsat kollayan, ele geçirdiği fırsatları derhal değerlendiren, hadiseler ters istikamette geliştiği zaman en yakın dostlarını bile tanımayan, en samimi arkadaşlarına dahi yüz vermeyen, ihsan ve ikramına nail olduğu şahıslara karşı sanki onları hiç tanımıyormuş gibi davranan biriydi. Makyavelli’nin “The Prince” (hükümdar) isimli eserinde tasvir ettiği tipin en güzel örneği belki de İbn Haldun’dur.” (Giriş sf. 29)

Sultan Abdulaziz Tilemsan’ı istila etti. İbn Haldun’u çağırarak ona, civardaki kabile ve aşiretleri kendi lehine, Ebu Hammu aleyhine çevirme görevi verdi. İbn Haldun bu vazifeyi kabul etti. Kabile ve aşiretleri daha düne kadar dostu olan Ebu Hammu ile savaşmaya teşvik ve tahrik etti.” (Giriş sf. 36)

İbn Haldun, asabiyetin gayesi olarak mülkü ve iktidarı gösterir. İktidarı ele geçiren asabiyet, çok geçmeden infirad ve istibdad haline gelir. Demek ki asabiyette ve siyasi hayatta aslolan iktidara ve istibdada doğru gitmektir.  Hilafetin mülke dönüşmesi bu gidişin kaçınılmaz neticesidir. Şu halde bu tabii bir şeydir.

Bu esaslardan hareket eden İbn Haldun mülk sahibi olan meliklere, kudretli padişahlara, muktedir sultanlara, müstebit hükümdarlara, hakim ve galip devlet başkanlarına ve muzaffer krallara sempati ve hayranlık duymuş, hayatı boyunca hep onların yanında yer almış, dostu olan bir emir yenik düşünce, düşmanı olan galibin safına rahatça geçebilmiş, eski dostluğu da düşmanlığı da unutmuştur. Bu anlayış ve davranış bazen kendisini zor durumda bırakmış fakat yine de bu tür davranmaktan vazgeçmemiştir.” (Giriş sf. 27)

Bu bilgilerden anlaşıldığı gibi çok enteresan bir kişiyle karşı karşıyayız. 45 yaşına kadar devlet işlerinde bulunan İbn Haldun, devlet işlerini bırakıp İbn Seleme kalesine yerleşiyor ve edindiği tecrübelerle kitap yazmaya başlıyor. “Artık fikirleri olgunlaşmış, görüşleri istikrar kazanmış, bilgileri sıhhat bulmuş, müşahedeleri intizama girmişti. İçtimai hayat içinde pişmiş, cemiyet meseleleriyle yoğrulmuştu. Kitabu’l İmer adlı tarih kitabını yazmaya başladı. Mukaddime adıyla bu kitaba giriş yazmayı düşündü. Mukaddimede tarihi ve içtimai hadiselere yön veren esasları tespit etmeye, beşeri vakalar arasında müşterek olan kaide ve kanunları tayin etmeye, devlet ve medeniyetlerin kuruluş ve gelişme, yükselme, duraklama, gerileme ve yıkılmasına tesir eden amilleri keşf ve teşhis etmeye çalıştı. Bu suretle bütün tarihi ve içtimai hadiseleri birbirinden kopuk halkalar olmaktan kurtararak, bir zincirin birbirine bağlı halkaları halinde ortaya koymaya gayret etti.” (Giriş sf 39)

Belki bu yazılanlardan sonra İbn Haldun hakkındaki düşüncelerimizde bir hayal kırıklığı olabilir. Yazdıkları gözümüzde değerini kaybedebilir. Ama öyle olmasın. Şayet İbn Haldun, bize anormal gelen o davranışları gösterip, devlet yönetiminde tutunmasaydı, ayakta kalamayıp pes etseydi Mukaddime’yi yazabilir miydi? Ya da şöyle olsa daha mı inandırıcı olurdu; hiç devlet işine bulaşmamış, hiç halkla hemhal olmamış ama siyaset ve içtimaiyat sahasında onlarca eser yazmış. Hani hiç çocuk yetiştirmemiş birinin anne-babalara “çocuk yetiştirmenin incelikleri” konusunda ahkam kesmesi gibi. Ben İbn Haldun’un yaptığının daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Bu konu benim aklıma bir de şunu getirdi. Hiçbir ekonomik faaliyette bulunmamış insanların, ekonomi, ticaret konularında ciltler dolusu kitap yazması, öngörülerde bulunması nasıl inandırıcı ve isabetli olmuyorsa, devlet kademelerinde bulunmamış kimselerin de “devlet yönetiminin incelikleri” konusunda ahkam kesmeleri doğru olmayacaktır.

Bir de kendileri hiçbir ticari faaliyette bulunmamış ama ilim tahsil etmiş dindar kişilerin “İslam’da ticaret, faiz, banka, vadeli satış, borsa” gibi konularda kitap/makale yazmaları var. “Şöyle olmamalı, böyle olmalı, ona zinhar yaklaşmamalı, bundan kaçınmalı” gibi çok bilmiş hüküm vermeleri var. İbn Haldun’dan benzetme yaparsak, bilhassa ticaret konusunda kitap yazacakların, hayatlarının bir döneminde bir ticarethane işletmiş olmaları, çeklerini zamanında ödeyememiş olmaları, kara listeye girmemek için bankadan kredi kullanmak zorunda kalmış olmaları, sonra bu krediyi ödeyememekten dolayı icralık olmaları, vergiyi ödeyememekten dolayı banka hesaplarına bloke konmuş olması, personelinin sigortasını yaptıramamış veya ödeyememiş olmaları, akşamları siftahsız dükkan kapatmış olmaları, kira ödemekte zorlanmış olmaları, dükkan sahibinden azar işitmiş ve ondan sonra edindiği bu tecrübelerle “İslam’da ticaretin incelikleri” kitabı yazmış olmaları daha inandırıcı olurdu.

Mukaddimeyi okumaya devam ediyorum.

Ayrıca bakınız...

Liberallerin “Bu Ülke”yle İmtihanı

Liberallerin “Bu Ülke”yle İmtihanı

Bu yıl Liberal Düşünce Kongresi’nin yirmi ikincisini düzenledik. Her yıl Kasım ayında, Kapadokya’da düzenlediğimiz kongreye, ...