.: Atilla Yayla

Muhalefetin Dili

Siyasette kullanılan dilin hem iktidar hem muhalefet açısından değerlendirilmesi gerekir. İktidarın dili, özellikle Cumhurbaşkanının sözleri üzerinden, değerlendirme ve eleştiri konusu oluyor. Demokratik bir ülkede bu olağan, hatta olması icap eden bir şey. Buna karşılık muhalefetin, özellikle ana muhalefetin dili yeterince irdelenmiyor.

Her liderin bir bakışı ve bir bilgi, dil müktesebatı var. Liderlerin konuşmalarının şekli de muhtevası da bundan etkileniyor. Siyaset bilimciler, psikologlar ve dil uzmanlarıyla birlikte liderlerin konuşmalarını söylem ve içerik analizine tabi tutan çalışmalar yapsalar ilginç sonuçlar ortaya çıkabilir.

CHP lideri Kılıçdaroğlu sık sık fiziksel yapısıyla tezat teşkil eden bir dil kullanıyor. Hakaretamiz veya öyle algılanmaya açık sözler sarf etmeyi ya seviyor ya da bu doğrultuda tavsiye alıyor olmalı. Onun dili partisinin diğer mensuplarına da sirayet ediyor. Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı’na sık sık  “diktatör”, “diktatör bozuntusu” diyor. Geçenlerde Almanya’ya yaptığı bir gezide Erdoğan’ın “benzeri görülmemiş bir diktatör” olduğunu iddia etti.

Başka CHP’liler tarafından da yapılan diktatörlük suçlaması, ne kadar çok tekrarlanırsa kendisini o kadar çok tekzip ediyor. Ülkede CHP’lilerin iddia ettiği anlamda bir diktatör bulunsaydı, o kişi diktatörlükle suçlanamaz, diktatör olarak adlandırılamazdı. Bunu yapanlar anında kendisini hapiste bulurdu, bazı durumlarda yok edilirdi. Oysa karşılaştıkları muamele sözle cevap verilme ve/veya resen yahut şikayete bağlı adlî takibata uğrama. Bu tür sözler sarf edenlerin kimisi ceza alırken kimisi beraat ediyor.

Kılıçdaroğlu ve CHP’liler Erdoğan hakkında sert, ağır sözler kullanmakla ne elde etmeyi umuyorlar veya ne kazandıklarını zannediyorlar bilmem. En büyük kazançları kendi içlerini soğutmak olabilir. Bir de, partide daha yukarılara tırmanmak isteyenler bu tavırla dikkat ve ilgi çekebilir. Ancak, bunun parti hiyerarşisinde yukarılara sıçramaya çok yardımcı olacağını veya yeteceğini sanmıyorum.

Buna karşılık bu tarzın en azından yeterince dikkat çekmeyen, birbirine bağlı iki yönü olduğu kanaatindeyim. İçerikten mahrum, bir ciddî eleştiri yapma yahut faydalı öneri getirme durumunda olmayan bu sözler fikir, program ve motivasyon yetersizliğinin tezahürü olarak görülebilir. Netice itibarıyla kötü söz söylemek siyasette başarının yolunu açsaydı, partiler ve partililer küfür ve hakarette yarışırdı. Bu tür sözlerin ilgi çekmesi ve hem siyasette hem medyada gündeme girmesi, zamanla bir alışkanlık özelliği kazanarak, siyasî zihin tembelliği yaratabilir.  Parti ve partililer halkı ikna edecek, cezbedecek, realize edilebilir yaklaşımlar geliştirmek yerine, kolaycılığa kaçıp, kötü sözleri yoğunluğunu koyulaştırarak artırma yoluna gidebilir.

Parti liderlerinin sert, ağır sözlerinin rakip partilerin tabanını etkileme şansı çok az.  Sözlerin sahibi partinin tabanının bu vasıtayla ve vesileyle politize olması, kenetlenmesi ve radikalleşmesi o partinin tabanını genişletmez. Rakip parti tabanlarında da benzer şeylerin vuku bulmasına sebep olur. Oysa her parti, özellikle de muhalefet partileri diğer partilerden oy çekme çabası içinde olmak zorunda. Bu da daha yumuşak, irkitmeyen  bir dil gerektirir.

Bence iktidar partisi kadar ana muhalefet partisi de yapıcı ve yararlı bir lisan kullanmanın işine yarayacağını anlamalı. Söylemini inceltmeli ve içeriğini takviye etmeli.

Ayrıca bakınız...

Demirtaş’ın manifestosu, HDP’nin beyannamesi

Demirtaş’ın manifestosu, HDP’nin beyannamesi

Daha önce yayına gönderdiğim seçim beyannameleriyle ilgili yazı dizim için “çok uzun olduğu, o yüzden ...