.: Şenol Kaluç

Muhalefeti kapatalım gitsin!..

Pedogojik olarak küçük yaşlarda öğrenilen bilgi ve alışkanlıkların hayatımızı derinden etkilediği bir gerçek.
Ve ülkemizdeki yoğun ideolojik(?) eğitim de bizim demokrasi, laiklik, İslam, insan hakları, Cumhuriyet, devlet vb. pek çok konuda sağlıklı düşünüp, konuşmamızı ve anlamak için tartışmamızı engelliyor.

Düşünsenize atlattığımız onca badireye rağmen hala mahkemelerimiz bilinmeyen bir dilde ifade alabilmekte, meclisimizde bir milletvekilinin yaka paça atılması istenebilmekte, 28 Şubat’ta devletin ceberrutluğundan şikayet edenler bugün bir belediyenin halka bedava ekmek dağıtmasını bile paralel devlet yapılanması olarak görebilmektedir.

Dün ile bugün arasında bir insicam kuramayınca böyle oluyor demek ki!

Osmanlıdan Cumhuriyete o kadar çok gelgitlerimiz var ki hiçbirinden ders almamışız ve ders almaya niyetimiz yok. Üstelik bu gelgitlerimiz yaptığımız doğruları da değersizleştiriyor.

***

Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşına maalesef koşar adım girdi ve korkunç bir yenilgiyle çıktı. Bir zamanlar bize öğretildiği gibi “Müttefiklerimiz yenildiği için biz de yenilmiş” sayılmadık.

Padişahın değil ama İttihatçıların büyük boş hayalleri ülkeyi uçuruma itmiş ve bir ölüm kalım mücadelesine düşürmüştü.

İşte bu mücadelede TBMM’nin müstesna bir yeri var.

Ancak, Kemalist ideoloji her şeyi 19 Mayıs’tan başlattığı için Osmanlıdan günümüze uzanan demokratikleşme mücadelesi yokmuş hükmünde sayılıyor.

***

Bugün aklı başında pek çok insan bile TBMM’nin gökten zembille indiğini zannediyor.

İşgallerin en cafcaflı günlerinde, bir çağrı ile halk -örgütlenmenin çapı tartışılabilir olsa da- Ankara’ya temsilciler göndermiştir. Hemen öncesinde gerçekleştirilen kongreleri de göz önüne aldığımızda bunun için halkın yönetime az-çok katılma gibi bir alışkanlığı olması gerektiği çok açık.

Yoksa bu çağrı karşılık bulabilir miydi?

Benzer durum Kemalistlerin yaptığı diğer inkılaplar içinde geçerli. Hemen hepsinin kökleri Osmanlıya uzanıyor. Kemalistlerin Osmanlı muktedirlerinden farkı işi kestirip atmaları, Jakobence bir tavır geliştirmelerinde idi.

Türkiye’de demokratikleşme hareketlerini inceleyen tüm eserler başlangıcı 1839 Tanzimat Fermanı ile başlatılır ama Senedi İtitfak’a da atıf yapılmadan geçmez.

Tanzimat Osmanlı taşra sistemini yeniden düzenlemiş; vilayetler sancaklara, sancaklar kazalara, kazalar nahiyelere bölünmüş, nahiyelerin altında da köy ve mahalleler oluşturulmuştur.

Tanzimat, köy ve mahallelerin yönetimini HALK TARAFINDAN SEÇİLMİŞ muhtarlara ve ihtiyar heyetlerine bırakmıştı. Ve daha da önemlisi yukarıya doğru hemen her birimde atanmışlar ve halk tarafından seçilmiş heyetler işin içine sokuldu. “Onların içinde kimileri, bir mahkeme olarak görev yapar ve, kadıların başkanlığında, yeni kanunları uygular. Ötekiler de, vergileri toplama, yol yapma olsun, ya da örneğin eşkıyalığı dizginleme için alınacak önlemler olsun, yerel sorunları tartışırlar ve gerektiğinde İstanbul’a yollanacak öneriler hazırlarlar. 1864 tarihli kanun, bu mercilerin çoğunda … halkın bütün öğelerinin temsil edilebilmeleri amacıyla, belli sayıda Müslüman olmayanların da katılmalarını öngördü. Özellikle İl Genel Meclislerinde (meclis-i umum-u vilayet) işler böyle yürür ve, bu meclislere, sancaklarca seçilen eşit sayıda Müslüman ve azınlıklardan insanlar katılırlar.” (Osmanlı İmparatorluğu Tarihi II, Editör R. Mantran, s.91-92)

***

Her ne kadar İ. Ortaylı bu meclislerin yok hükmünde olduğunu ve birkaç vilayet dışında pek çalışmadıklarını belirtse de 1877 Kanunu ile daha da yaygınlaşmış ve 1880’lere gelindiğinde belediye idareleri az ya da çok kendini gösterir hale gelmiştir.

Kısa da olsa yaşanan ilk Mebusan Meclisi deneyimi Osmanlı aydınlarını fazlası ile etkilemiş ve II. Abdülhamit’e muhalefet de hep bu tecrübenin tekrar yaşanabilmesi üzerine kurulmuştu. 1908 sonrası ise hemen her alanda bir patlama yaşanmıştır. Partiler, sendikalar, kadın hareketleri, basın zirve yapmıştır.

Yani görülüyor ki Osmanlı toplumu az ya da çok bir demokratikleşme tecrübesini 1920’den çok daha önce yaşamış ve az-çok içselleştirmişti.

Ve yine İttihatçılar tüm baskınlıklarına rağmen muhalefeti kökten kaldırmayı hiç düşünmezken Kemalistler ise bunu ilk fırsatta yaptılar. Bu açıdan 1878-1908 Abdülhamit idaresi ile 1925-1945 Tek Parti idaresinin birbirinden çok da farkı yok aslında.

Ve maalesef bugün iştiyakla desteklenen bazı gelişmeler de Muhafazakar-Milliyetçi-İslamcı çevrelerin geçmişten ve dünyadan hiç ders almadıklarını bize gösteriyor.

Aynı nehirde bir kez daha yıkanacak mıyız acaba? Kim bilebilir ki, burası Türkiye…

Karar, 22 Nisan 2020