.: Atilla Yayla

Muhafazakârların Marx’la İmtihanı

Dindar muhafazakâr siyasal iktidar dönemi, başka bir deyişle AK Partili hükümetlerle yaşanan yıllar, ilerde, entelektüel performans açısından da tartışma konusu olacak. Nelerin başarıldığı ve nelerin başarılamadığı daha soğukkanlı ve ayrıntılı biçimde ele alınacak, değerlendirilecek.

Bana göre en önemli başarısızlıklardan biri, muhafazakâr siyasal iktidar dönemlerinde bir muhafazakâr düşünce çizgisinin oluşturulmaması ve muhafazakâr fikirlerin sosyalist-Marksist fikirlerin etkisinden ve yörüngesinden sıyrılamaması oldu. Bunun altını çizerken bu başarısızlığın ve tuhaf durumun sadece AK Parti döneminin ve AK Parti’nin eseri olduğunu iddia etmiyorum. Hikâyenin öncesi var, sonrası da olacak. Ayrıca bir fikrî çizgi oluşturmanın, ister iktidarda ister muhalefette olsun, bir partinin görevi, işi ve yapabileceği bir şey olduğunu öne sürmekten de imtina ederim. Partiler fikir alanında üretici olmaktan ziyade tüketicidir. Fikir işleri partilerin en azından iktidar ömürlerini aşar ve siyasal alanla sınırlı kalmayıp daha geniş alanı – alanları kapsar. Burada söylemek istediğim, muhafazakâr siyasetin son yirmi yılda büyük hamleler yapmasına rağmen muhafazakâr fikriyatın kendisini geliştirememesi, hatta yer yer gerilemesi.

Niçin böyle olduğu sorulursa, birkaç sebep sayılabilir. Muhafazakârlar iktidara hiç beklemedikleri bir anda tırmandılar. Ülke yönetimiyle ve ağır sorunlarla nasıl baş edileceği hakkında yeterli hazırlıkları ve tecrübeleri yoktu. İmkânları da bomba benzeri sorunları da kucaklarında buldular ve işi yolda öğrenmek, kervanı yolda dizmek zorunda kaldılar. Bu ağır yükün üstüne yıllarca klasik ve yenilenmiş bürokratik vesayet odaklarıyla daimî ve amansız mücadele mecburiyeti eklendi. İktidarın yozlaştırıcı mevki, makam, iş yapma imkânları, doğal olarak, muhafazakâr camiada da etkili oldu. İktidar, muhalefette bulunmanın lükslerini muhafazakârların ellerinden aldı. Ekonomik büyüme siyasî-ekonomik rantları artırdı ve muhafazakâr camia içinde de rant kavgaları patlak verdi. Ranta hiç ulaşamayanlar veya bir ara ulaşıp sonra mahrum kalanlar, tanımla(ya)madıkları hak, adalet vs. gibi kavramlarla iktidar karşısına geçtiler. Yani ranttan yararlananlar gibi onlar da derinliği olan fikir çalışmalarına girmek, teorik alanı genişletip çeşitlendirmek, tecrübeden alınacak derslerle görüşlerini revize etmek yerine sloganlara sığınan siyasî söylemlere sığındılar. Nitekim bugün AK Parti camiasında  iç muhalefet sayılabilecek Gül-Babacan ve Davutoğlu kanatlarında da muhafazakâr düşüncede bir yenilenmeye ve canlanmaya yol açabilecek ışıklar göremiyoruz.

Türkiye’de muhafazakâr düşüncenin gelişememesinde çok önemli bir faktörün, muhafazakârların sosyalist-Marksist düşüncenin etkisinden -hatta büyüsünden- sıyrılamaması olduğu kanaatindeyim. Çok yakın zamanlara kadar muhafazakâr aydınlar sol-sosyalist kaynakları okuyarak yetişti. Takdir jürileri hemen hep sol oldu, hem aydın olmalarının hem bireysel çalışmalarının sol tarafından onaylanmasını bekledi. Solun tekeline almaya çalıştığı eşitlik, adâlet gibi kavramlar onlarla sol arasında geçiş köprüsü oldu. Muhafazakârlar sosyalizmin teorisine yapılmış olan eleştirileri ve pratik sicilini hiç merak etmeyerek veya görmezden gelerek sosyalizme sempati duydu ve özellikle ekonomide düpedüz sosyalist fikirleri benimsedi.

Muhafazakârların sosyalizme-Marksizme sempati zincirine bu Haziran ayında yeni bir halka eklendi. Muhafazakâr çizgisiyle bilinen Hece dergisi uzun (söylendiğine göre iki yıllık) bir hazırlık dönemi geçirerek iki ciltlik, hacimli bir Marx özel sayısı yayınladı. Dergiyi temin ettim. İçindekilere göz attım. Yazıların hemen hepsi akıl, mantık ve hakikat dışı Marx ve Marksizm övgüleriyle dolu. Eleştirel bir yazının hangi zorluklarla yayınlatılabildiğinden haberdarım ama hikâyeyi kendime saklıyorum. Vakit bulursam ve değer görürsem dergideki bazı yazıları okudum, bazılarına göz attım. Beni bu yazıyı kaleme almaya teşvik eden ise, Yıldız Ramazanoğlu’nun Karar gazetesinde yayımlanan ve adı geçen dergiden esinlenen “Marx’ı sakince ele almak” başlıklı yazısı oldu.

Ramazanoğlu gazete yazısında Marx’ı öve öve bitirememiş. En çok beğendiği şey, Marx’ın “sadece olanları yorumlamakla kalmayıp bizzat harekete geçmesi”ymiş. Ramazanoğlu’na bakılırsa “Engels’in desteğine muhtaç olmak” Marx’ı çok yıpratmış. Marx “inandıkları için elini taşın altına koymuş.” Ve bir hüküm cümlesi: “Marx inandığı gibi yaşamaya çalışmış, bedel ödemiş bir düşünce ve eylem adamı ve ikiyüzlülükler içinde boğuştuğumuz günümüzde hâlâ büyük bir değer bu.” Bu alıntılar, bence,   muhafazakârların Marksizm karşısındaki süklüm püklüm, ezik hâlini çok iyi yansıtıyor.

Marx ‘yeni bir dünya’ için hem bizzat harekete geçti hem de binlerce insanın harekete geçmesini sağladı. Sonuç ne oldu? Ramazanoğlu zahmet etmesin, ben söyleyeyim: 20. Yüzyıl’ın, hatta tarihin en büyük sosyal mühendislik projeleri ve o projelerin yarattığı kitle katliamları, açlık, tahakküm, baskı ve zulüm. İnandığı gibi yaşamak herkes için mi yoksa sadece Marx yapınca mı değerli? Genel olarak değerliyse Stalin, Mao, Lenin, Pol Pot, Hitler gibi kitle katili diktatörleri hangi kategoriye sokacağız? Onlar inandıkları gibi ve inançları için yaşamadılar mı? Marx niye Engels’in sürekli desteğine muhtaç oldu? Her ‘aile babası’ gibi ailesinin geçimini üstlenmesi gerekmez miydi? Ailesini ‘kurtaramayan’ bir insan tüm insanlığı nasıl kurtaracaktı? Ramazanoğlu’nun şaşıracağı bir şey söyleyeyim: Marx hayatının 2-3 yılı hariç hep üst gelir grupları içinde yer aldı. İngiltere’de de hep en üst %1’lik gelir grubu içindeydi. Ama gelirinin kaynağı emeği değildi, miraslar ve Engels’in bağışlarıydı. Fakirlik çekmesinin sebebi para idaresini bilmemesiydi. Sık sık tefecilerden borç almak zorunda kalırdı ve bu yüzden tefecilerden ve faizden nefret etmekteydi. Bunlara biraz ilerde tekrar değineceğim…

Marx’ın hayatını gerçeklere sadık olarak anlatan Marx biyografileri var. Ne yazık ki bunların hiçbiri Türkçeye aktarılamadı. Meselâ en mühimlerinden biri olan Isaiah Berlin’in Marx biyografisini çabalarıma rağmen çevirtip yayınlatamadım. Marksizmi en yetkin şekilde anlatan Leszek Kolakowski’nin Main Currents of Marxism’ini de. Buna rağmen zaman zaman Marx gerçeğini anlatan yazılar dilimizde de karşımıza çıkıyor. Örneğin Paul Johnson Entelektüeller adlı kitabında Ramazanoğlu’nun (ve muhtemelen Hece’nin söz konusu sayısındaki başka yazarların) sunduğundan daha farklı bir Marx portresi çiziyor. Oradan Marx’ın hem çapı ve bilim insanlığıyla, hem de karakteri ve aile hayatıyla ilgili bazı bilgiler aktarabiliriz.

Marx’ın fikirlerinin çok geniş kabul görmesinin ana sebebi, bilimsellik iddiasıydı. Marx kendi görüşlerini bilim saydı ve muarız görüşleri bilim dışı hegemonya araçları olarak yaftaladı. Bu inanç Marx’ın peşinden gelenler tarafından da benimsendi ve yaygınlaştırıldı. Meselâ bu fakire Ankara SBF’de aldığı iktisat eğitiminde bilim diye öğretilenlerin epeycesi Marksist zırvalardı. Oysa Marx kelimenin hakkını verecek manada bir bilim adamı olmaktan fersah fersah uzaktı. Akademik camiada akademik görev alacak yeterlikte görülmedi. Kitap okumaya çok meraklıydı, “kitapları yutmaya mahkûm bir makineyim” dedi, ama gerçeği bulmak için usulüne uygun olarak çalışmaya değil gerçek olduğuna inandığı şeyleri ilân ve lanse etmeye teşneydi.

Marx’ın çocukluk ve gençliğinde aldığı dinî ders ve telkinlerin izini taşıyan temel tezi eskatolojikti (uhreviydi). İlk günahı yok ederek ebedî kurtuluşu sağlamayı umuyordu, hedefliyordu. Edebî çalışmalarında, hoşuna gittiği anlaşılan korkunç kıyamet tasvirleri yaptı. Politik iktisatla ilgilenen biri kimliğiyle, objektif olarak verilerin kendisini götürdüğü yere yürümek yerine, öngördüğü sonu kaçınılmaz kılacak delilleri arayıp durdu. Kalemi iyiydi ve üslup sahibiydi. Çalışmalarının şöhret kazanmasında ve bu güne ulaşmasında muhtevalarından çok üslup ve vecizeler etkili oldu.

Marx proleteryayı bir tür Mesih olarak gördü. Devrimde kilit rolü felsefenin ve proleteryanın oynayacağına inandı. Eylemci tarafı da vardı ama daha ziyade masaya bağlı bir adamdı. Sanayi, işçiler vb. hakkında devamlı yazdı fakat gerçek hayatta ne sanayiden haberdardı ne de işçilerle muhatap olmuştu. Hayatı boyunca hiçbir imalathaneye, fabrikaya, maden ocağına veya başka bir endüstriyel çalışma yerine adım atmadı. Daima kendisi gibi orta sınıf aydınlarla arkadaşlığı tercih etti. Engels’le birlikte Komünist Enternasyonal’i oluşturduklarında Marx işçi kökenli sosyalistleri tüm önemli mevkilerden eledi, onlara sadece komitelerde proleterler olarak oturma hakkı verdi.

Marx, Hegel’in diyalektiğini kullanarak, 1840’ların sonlarında insanlığın kaderi hakkındaki görüşlerini kafasında şekillendirmişti. Artık yapması gereken tek şey görüşlerini teyit edecek bulgulara ulaşmaktı. Bunları sahada değil, gazete raporlarında, devlet belgelerinde ve başkalarının çalışmalarında aradı. Araştırmacı değil doğrulamacıydı, bir bilim adamı gözüyle bakmaz, inanan biri olarak kani olduğu ve mükemmel gerçek olarak sunduğu tezleri doğrulama peşinde koşardı. En önemli eseri sayılan Kapital, açıklama iddiasını taşıdığı ekonomik sürecin özelliklerini bilimsel olarak araştıran bir çalışma olmaktan çok ahlâk felsefesi alanında bir denemeydi. Eserin altı ciltten oluşmasını planlamıştı: Sermaye, arazi, ücret ve emek, devlet, ticaret, dünya parası ve kriz. Ancak, Marx bu planı uygulamak için gerekli metodik disipline sahip değildi. Nitekim yazabildiği kısmın hiçbir mantıkî şablonu yoktu, tüm kitap rastgele sıraya konmuş bir dizi şahsî açıklamadan ibaretti. Kitabın bazı etkileyici bölümleri vardı ama bunlar bile bir bilimsel projeksiyon olma vasfına sahip değildi.

Kapitalin temel iddiası kapitalizmin doğası gereği sürekli ilerleyen ve artan biçimde işçi sömürüsüne dayandığı, bu yüzden daha çok sermayenin daha çok işçinin sömürülmesine yol açacağı ve bunun da devrimi doğuracak nihai krizi oluşturacağıydı. Tezini bilimsel olarak haklı kılmak için Marx’ın iki şeyi kanıtlaması gerekmekteydi: 1) Kapitalizm öncesi atölyelerdeki kötü şartların kapitalizmle çok daha kötüleştiği, 2) Sermayenin kişisel olmayan doğasını mutlak veri kabul ettikten sonra işçilerin sömürülmesinin ileri kapitalist ülkelerde zirveye ulaştığı. Marx ilk iddiayı ispatlamaya hiç kalkışmadı. Okuyucuyu başka yerlere yönlendirdi. Sadece Engels’in 20 yıl önce yayınlanan Working Class in England adlı kitabına dayandı. O da çok yetersiz bir kaynaktı. İkincisi hakkında yazdıkları ise büyük ölçüde spekülasyondan ibaretti.

Marx yararlandığı kaynakları sistematik biçimde çarpıtmaktan çekinmeyen biriydi. Bu konuyu inceleyenlerin verdiği bilgiye göre Marx’ın referanslarında muazzam bir uyumsuzluk ve tutarsızlık mevcut. Marx’ın ispatlamaya çalıştığı sonuçlarla ters düşebilecek kaynak bölümleri ya atılmıştır ya da onun isteğine uygun olacak şekilde kısaltılmıştır. Bunun birçok örneği var. Marx sanayicilerin işçilerin hayat şartlarının iyileşmesiyle niçin yakından ilgili olduğunu kavrayamadı. Kendisi objektif veri üretemediği gibi başkalarının ürettiği objektif verileri de kullanmadı. Marx’ın kapital okumasından çıkan netice kapitalizmi anlamadığıydı.

Marksist rejimlerde sergilenen şiddetin fısıltısı Marx’ın çalışmalarında mevcuttu. Marx hayatını aşırı şiddet yüklü bir atmosferde sürdürür, bazen şiddetli münakaşalar yapar, bazen doğrudan fiziksel saldırılarda bulunurdu. Konuşmasındaki sert üslup alkolün tesiriyle daha da koyulaşırdı. Rakipleri ve düşmanları hakkında bilgi toplamayı çok severdi. Bu bilgileri, kendine yararı olacağına inanırsa, polise sızdırırdı. Stalin dönemi doğrudan doğruya Marx’ın düşünce ve duygu dünyasıyla ilintiliydi. 20. Yüzyıl’daki Marksist vahşetin Marx’a ters düşen hiç bir tarafı yoktur.

Marx güce sınırsız bir sevgi duyardı. Bazı gözlemcilere göre hayattaki temel hedefi sınırsız güç elde etmekti. Rousseau gibi kendisine iyilik edenlerle, bilhassa öğüt vermişlerse, kavga ederdi. Öfkeli bencilliğinde sağlıksız bir hayat sürmesinin de katkısı vardı. Çok yerdi, sigara ve içki tüketimi yüksekti. Pek duş almaz ve yıkanmazdı. Çeyrek yüzyıl boyunca öfke nöbetleri yaşadı.

Marx üniversiteden itibaren tüm hayatı boyunca para sorunları yaşadı. Düşüncesizce borçlanır, faizle borç almak zorunda kalırdı. Faizi insanlığa karşı işlenen bir suç olarak görürdü. Para sorunlarını yakınlarında bulunan kimseleri, özellikle ailesini sömürerek çözmeye çalışırdı. Ailesi ile yazışmalarının büyük bölümü para meselesiyle ilgilidir. Babasından aldığı son mektupta ailesine ilgisiz kaldığı yolunda serzenişler vardı. Üç ay sonra ölen babasının cenazesine katılmadı. Sonra para için annesine baskı yapmaya başladı. Bir tren yolu memurluğu hariç asla bir iş başvurusunda bulunmadı. İş bulmak ve düzenli çalışmak istememesi Marx’ın ailesinin onun sadaka gibi sürekli para isteyişini sevmemesinin ana sebebidir.

Çalışmamasına rağmen Marx miras yoluyla önemli paralar elde etti. Babası ölünce 6000 altın frank kaldı. Annesi ölünce payına daha az miras düştü. Sebebi, amcasından daha önce aldığı borçtu. 1864’te Wilhelm Wolf’un arsasından önemli miktarda para elde etmişti. Ailenin diğer gelirleri eşinden ve onun ailesinden geliyordu. Tüm bu kaynaklarla iyi miktarda paraları oldu. Akıllıca yatırımlarla bu para onlara ömür boyu yeterdi. Gelirleri hiçbir zaman yıllık 200 sterlinin altına düşmedi. Bu, kalifiye bir işçinin ortalama maaşının üç katıydı. İktisatçı Gary North’un hesaplamalarına göre Marx ailesi İngiltere’de tepedeki %1’lik gelir grubu içinde yer aldı. Buna rağmen düşüncesizce harcama yapan karı-koca sürekli borç içinde yüzüyorlardı.  Marx’ın en çok istismar ettiği kişi ise Engels’ti. Marx’ın sınır tanımaz bencilliği ve istismarı yüzünden bazen arkadaşlıkları neredeyse bitme noktasına geldi.

Daha aktarılacak çok bilgi var. Hepsinin gösterdiği Marx’ın fikirleri yanında karakteriyle de pek makul ve makbul biri olmadığı. Bu gerçeğin vurgulanması Marksistler gibi bazı muhafazakârları da rahatsız edecektir. Öyle veya böyle,  bu ülkede muhafazakârlığın rüştünü ispat eden bir yaklaşım ve dikkate almaya değer düşünce çizgisi hâline gelmesinin ilk şartı, muhafazakârların Marksist-sosyalizmin yörüngesinden kurtulması. Umarım Hece’ciler ve Yıldız Ramazanoğlu gibi insanlar bunu bir an evvel anlar.