.: Birol Akgün

Mısır ordusu, dönüşü olmayan yola girdi

Mısır’da beklenen oldu. Darbeci General Sisi yönetimindeki Mısır ordusu 14 Ağustos’ta, kendilerini  “Meşruiyet Koalisyonu” olarak adlandırılan darbe karşıtlarının üstlendiği Adeviyye ve Nahda meydanlarını güç kullanarak dağıttı.

Sivil ve barışçıl göstericilere karşı otomatik silahların kullanıldığı müdahale sırasında, rivayetler muhtelif olsa da en az bin kişinin öldüğü ve binlerce kişinin de yaralandığı haberleri geliyor. Ülkede olağanüstü hal ilan edildi ve geceleri sokağa çıkma yasağı konuldu. Darbeye darbe diyemeyen sözde demokratik Batılı ülkelerden bu kez katliama karşı kınama ve derin kaygı duyulduğu açıklamaları gelse de, ABD hâlâ Mısır ordusuna karşı askerî yardımları kesme kararı alma cesaretini gösteremedi. Arap ve Batı medyası “üç maymunları” oynarcasına gelişmeleri gerçek boyutlarıyla kendi halklarına duyurmaktan uzak yayınlar yapmaya devam ediyor. Gezi Parkı olaylarında dokuz saat yayın yapan bazı medya kuruluşları ise, olayları katliam olarak değil, ordu birlikleri ile Mursi taraftarları arasında “karşılıklı çatışmalar” olarak veriyor. İletişim çağında gerçekler elbette ki er veya geç açığa çıkacaktır. Ancak sorulması gereken sorular şunlardır: Birincisi eğer Mısır ordusu ve General Sisi bu kadar kişinin kanını akıtmaya kararlı idiyse neden ilk günler değil de, darbenin üzerinden 6 hafta geçtikten sonra böyle bir katliama girişti? İkincisi bu katliam protestoların sonunu getirebilir mi? Ve nihayet Mısır’ı bundan sonra ne bekliyor?

Adeviyye katliamının nedeni    

Darbe kelimesinin anlamı, vurup kırmak demektir. Siyaset alanında ise darbe, meşru ve hukuki olan yöntemlerin dışında fiili güç ve şiddet kullanarak hükümeti yıkmak ve yeni bir siyasî rejim yaratmaktır. Bu anlamda darbe planı yapmak veya fiilen darbeye teşebbüs etmek, demokratik siyaset açısından en büyük günahı işlemek; yani bir anlamda yasak meyveyi yemektir. Bir kez böyle bir yola girildikten sonra darbecileri meşruiyet çizgisinde kalmaya ve mutedil hareket etmeye çağırmak boş bir sözdür. Askerî kariyerlerini Nasır, Sedat ve Mübarek yönetimleri altında yapmış olan Mısır generallerinin darbenin ahlakını da hukuk(suzluğu)nu da bilmemeleri mümkün değildir. Dolayısıyla Adeviyye katliamının Müslüman Kardeşler teşkilatının üst yönetiminin uzlaşmaz tavırlarından kaynaklandığını söylemek, kendini yanlış yere konumlandırmak ve hırsızı aklamak anlamına gelir. Demokrasi taraftarları bu tür katliamlara ya ilk günden maruz kalacaklardı ya da daha sonraları. Darbecilerle yüzleşmek kaçınılmazdı ve İhvan hareketi geçen zamanı stratejik olarak çok iyi kullanarak, darbeye destek veren iç ve dış koalisyonu siyaseten çatlattı. Örneğin darbe yanında yer alan Nur partisinin tabanı direnişi desteklemeye başladı. Son olaylardan sonra “laik liberal” Al Baradei darbe hükümetindeki görevinden istifa etti. Her şeye rağmen Batılı ülkelerdeki demokratik güçler vicdanlarının sesini dinleyerek darbecilere karşı seslerini yükseltmeye başladılar. Arap monarşilerindeki önde gelen bazı alimler ve sivil aktivistler darbecilerin yanında yer alan kendi hükümetleri üzerinde baskı oluşturmaya başladılar.

En önemlisi de belki şudur. Darbeye destek veren İhvan karşıtı siyasî gruplar Mursi’yi demokrasiden sapmak, diktatörlüğe kaymak ve ülkeyi yönetememekle suçluyorlardı. Şimdi açıkça anlaşıldı ki, eski Mübarek döneminin güvenlik (ordu ve polis), yargı, yürütme ve ekonomi yönetimi içindeki uzantıları topyekün olarak seçimle işbaşına gelmiş meclise ve Mursi yönetimine karşı örgütlü bir direnç sergilemişlerdir. Sorun seçilmişlerin beceriksizlikleri değil, müesses nizamın kurdukları oyunlardır. Dolayısıyla Mursi taraftarlarının başını çektiği demokrasi cephesinin binlerce ölü ve yaralı vererek darbecilere karşı direnmeleri ülkedeki vesayet rejiminin nasıl işlediğini sıradan vatandaşa anlatma anlamında son derece faydalı olmuştur. İhvan şu andan itibaren sokaktan çekilse dahi demokrasiye karşı gösterdiği sadakati ve darbe karşısındaki mağduriyeti ve dik duruşuyla bundan sonra yapılacak ilk seçimde iktidarın en güçlü alternatifi olmaya devam edecektir. Bunun anlamı, darbecilerin bugün silah kullanarak boyun eğdirdiklerini düşündükleri İhvan gibi siyasî grupların hayaletinin gelecek günlerde generallerin kâbusu olmaya devam edecekleridir. Gözlerinin önündeki Hüsnü Mübarek’in yargılanmasından ders almayan Sisi gibi generallerin son yıllardaki Türkiye tarihini daha yakından incelemeleri oldukça öğretici olacaktır.      

Onurlu çıkış stratejisi kalmadı

Aslında son altı hafta Mısır ordusunun yanlıştan dönmesi için oldukça iyi bir fırsattı. Uluslararası arabulucularla çalışarak İhvan da dahil olmak üzere herkesin katılacağı bir seçim sürecinin ilan edilmesi ve Mursi’nin serbest bırakılması gibi pratik siyasî adımlar Sisi gibi liderler açısından zor kararlar olmakla birlikte, ülkenin selameti ve ordunun kurumsal çıkarlarının garanti altına alınması anlamında son bir güvenli çıkış (safe exit) stratejisi olabilirdi. Artık elinde binlerce masum insanın kanı bulunan ordu üst yönetimi için şu andan itibaren onurlu bir çıkış yolu kalmamıştır. Darbeciler, kendi siyasî otoritelerini tam anlamıyla sağladıktan ve olası yargılamalara karşı kendilerini koruyacak hükümler içeren bir anayasa yapmadan demokrasinin yolunu açmayacaklardır. Muhtemeldir ki, İhvan’ın seçimlere sokulmasını önlemek için de birtakım uydurma iddialar ile Müslüman Kardeşler teşkilatı siyaset dışı bırakılmaya çalışılacaktır. Mursi’yi ve yakın çevresini ezmek için ordunun veya istihbaratın bazı siyasî cinayetler işleyerek veya suikastlar düzenleyerek suçu İhvan üyelerine yıkmaya yeltenmesi mümkündür. Dolayısıyla İhvan’ın önümüzdeki dönemde son derece dikkatli hareket etmesi ve şiddetten uzak durması, haksızlıklara karşı  sabır ve metanetle karşı koyması son derece önemlidir.     

Dış dünyadan ve Türkiye’den beklenen

Mısır’daki askerî darbeyi yapanlar, başta ABD olmak üzere Batı’nın açık veya örtülü desteğini aldıklarında şüphe yok. Ancak son olaylar göstermektedir ki, darbeci generaller özellikle ABD’nin tavırları karşısında hayal kırıklıkları yaşamaktadırlar. Hem darbeye destek verip hem de darbeye direnenlere karşı şiddet kullanmama ve barışçıl çözümler tavsiye edilmesi ABD’nin niyetleri konusunda darbecileri şüpheye düşürmüştür. ABD’nin de darbecilerin de siyasî stratejisini bozan şey, Mursi taraftarlarının Kahire caddelerinde ve Türkiye’nin ise uluslararası platformlarda darbeye açıkça meydan okuyan tavırları olmuştur. Adeviyye katliamını, General Sisi’nin ABD’yi kaybetme pahasına yarım kalan darbeyi tamamlamak için giriştiği bir teşebbüs olarak okumak gerekir. Zira sivil direniş sürdükçe her geçen gün darbecilerin otoritesi sarsılmaktaydı ve hatta darbecilerin kendilerinden hesap sorulacağı korkusunu taşıdıklarını öngörmek mümkündür. Bu anlamda Adeviyye katliamı biraz da General Sisi’nin paniklemesinin de bir sonucu olarak görülebilir. Ama yaşadığı sürece hesap sorulma korkusu Sisi’nin peşini asla bırakmayacaktır. Bundan dolayı da darbeciler için şu andan itibaren en önemli strateji olabildiğince uzun süre iktidarda kalmak olacaktır. Bunun anlamı muhtemelen Mısır’da demokrasiye geçiş ve normalleşmeye ilişkin ilk günlerde açıklanan yol haritasının  artık çok da bağlayıcı olmayacağıdır.

 

Eğer gerçekten de darbe yönetimi ile ABD arasında ciddi bir ayrışma varsa, bunun doğal bir sonucu Ortadoğu’da ABD’nin Mısır gibi güvenilir bir ortağını kaybetme riskinin ortaya çıkması olacaktır. İsrail’in güvenliği nedeniyle ABD kolay kolay Mısır’dan vazgeçemeyecektir. Ancak demokrat Obama da Mısır gibi bir ülkedeki ilk demokrasi denemesinin kendi devri iktidarında darbeci generallerin kaprisleri yüzünden akamete uğratılması suçuna ortak olmanın yarattığı siyasî baskıyı hep hissedecektir. Bu nedenle ABD yönetiminin Adeviyye sonrası dönemde Mısır’la olan özel ilişkilerini sürdürmesinin şartı olarak bir an önce seçime gitmeyi şart koşması ve bu süreçte Türkiye ve S. Arabistan gibi ülkelerle yakın bir diyalog ve işbirliğine girmesi gerekir. Aksi halde Mısır bir yandan kaos ve belirsizlik içine düşerken, diğer yanda küresel düzlemde ABD çıkarlarını da tehdit edecek olan yeni bir terör dalgasını da tetikleyebilir. Hatta ABD angajmanını kaybetmiş bir Mısır, Suriye ve İran gibi ülkelerle işbirliğine de yönelebilir. Ortadoğu’da kartların yeniden karılmaya başlandığı böyle bir denklemden en zararlı çıkacak olanlar ise S. Arabistan ve Katar gibi bölge ülkeleri olacaktır. O nedenle Mısır’da herkes için en optimal çözüm, olabildiğince hızlı şekilde bu ülkenin uluslararası gözetim altında seçime götürülmesi ve millî iradenin tezahür edeceği kapsamlı, adil ve serbest seçimler sonucunda demokratik meşruiyete sahip bir hükümetin kurulmasının sağlanmasıdır.

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.