.: Atilla Yayla

Millî İrade ile Demokrasi Aynı Şey Değildir!

Millî irade, başka bir deyişle milli egemenlik kavramı, siyasal sistemlerin gelişiminde tarihî bir rol oynadı. Egemenliğin sahibi olduğunu iddia eden ve tebaası tarafından bu vasfa sahip oluğuna inanılan mutlak monarktan egemenliğin sahibi olan halk-millet kavramına doğru ilerlendi. Bu, monarkın  halkın-milletin ta kendisi olduğunun kabul edilmesi ve siyasî sistemin ona göre şekillenmesi dışında, kaçınılmaz olarak, başka unsurların öne çıkmaya başlaması anlamına geldi. İleri gelenlerden (aristokratlar, eşraf, ruhban sınıfı) oluşan heyetlerden halk tarafından doğrudan seçilen temsilcilerden oluşan heyetlere (parlamentolara) doğru ilerlendi ve sonunda egemenliğin asıl olarak millet ait olduğu ve millet adına meclis tarafından kullanıldığı fikri benimsendi.

Türkiye’nin siyasî sisteminin gelişmesinde de millî irade kavramı tarihî bir rol oynadı. Cumhuriyet rejimiyle birlikte egemenlik padişahtan alınıp millete, milleti temsil kabiliyeti olan bir meclise verilmedi. Egemenlik Mustafa Kemal’in eline geçti ve meclis daha ziyade onun bir aksesuarı olarak kaldı. İsmet İnönü’nün devletin başına geçmesi, tek kişiye ait egemenlik algısında kaçınılmaz olarak bir zayıflamaya yol açtı. İnönü, Mustafa Kemal kadar ağırlık ve itibar sahibi bir figür değildi. Bu, siyasî muhalefetin doğmasını ve çalışmasını kolaylaştırdı. Muhalefet, yani DP, doğal olarak, diktatörlüğe karşı millî irade mefhumunu öne çıkardı. “Söz Milletin!” sloganı bunun en veciz ifadesiydi ve son derece etkiliydi. DP ile başlayarak merkez sağ veya CHP’nin ana karşıtı olan çizgi daima millî irade kavramını sevdi ve kullandı. Bunda iki faktör etkili oldu. İlki pragmatik faktördü. Bu söz merkez sağın toplum nezdinde sempati kazanmasına ciddî katkı sağlamaktaydı. İkincisi, merkez sağ iktidarlar hep bürokratik baskıyla ve askerî darbelerle karşılaştığı için, ana savunma silahı millî irade kavramıydı. Darbe yapan askerler, yürütme yanında yasamayı da dağıttığından bu savunma güçlü bir meşruiyete sahipti.

Darbeler, darbelere örtülü ve dolaylı direnişler derken merkez sağ bu millî irade söylemini iyice içselleştirdi ve neredeyse demokrasiyle özdeşleştirir oldu. Bir taraftan da, en azından zaman zaman, millî irade söylemini, mistik ve metafizik konumundan indirip günlük yasama faaliyetlerine veya yürütmenin siyasalarına, icraatlarına karşı çıkan muhalefeti karşılamak, engellemek ve susturmak için kullanmaya başladı. Merkez sağın bu çizgisi AK Parti iktidarlarında da, özellikle son yıllarda, daha koyu ve belirgin hâle geldi. Her ne kadar bunda AK Parti hükümetlerinin çok sayıda demokrasi dışı müdahaleye maruz kalmasının bir payı olmuşsa da, entelektüel yetersizlik, kolaycılık, devralınan pratik siyaset mirası ve demokrasinin ne olup ne olmadığının tam olarak kavranamamasının da bir etkisi oldu. Bugün AK Parti kurmayları çıkartmak istedikleri bir kanuna veya belli bir alandaki yürütme politikalarına ve icraatlarına siyaseten veya sivil olarak muhalefet edilmesini zaman zaman millî iradeye karşı çıkmak olarak etiketleyebiliyor. Bu, muhalefet yapma alanını demokrasiye zarar verecek şekilde daraltıyor.

Modern demokrasinin özü, millî irade kavramına dayanmıyor. Daha doğrusu, liberaller demokrasinin sadece ve tüketici şekilde milli iradeye dayanacağı fikrine kuşkuyla bakıyor. Bir bütün irade fikri Rousseaucu genel irade ve sosyalist güç eşitliği sağlanmış toplumdaki kolektif irade kavramlarına daha yakın. Millî irade halk ile ilişkilendiriliyor ama bir taraftan halk yekpare bir bütün değil diğer taraftan halk çoğunluğunun iradesi denen şey bile aslında fiiliyatta çoğu zaman en büyük azınlığın iradesi olarak tezahür ediyor. Dolayısıyla, millî irade kavramının olur olmaz kullanılması anlamsız ve çoğulcu siyasete zarar verebilecek bir tutum.

Bu, millî irade kavramı her zaman anlamsız ve onu kullanmak her durumda yanlış manasına gelmez. Ancak, anlamsız ve yanlış kullanım kavramın itibarına ve değerine de, kendine karşı kullanılana da ve bir bütün olarak demokrasiye de zarar verir. Millî irade, mesel, Osmanlı hanedanından gelen biri çıkıp ben hanedana mensup olduğum için yönetme hakkına sahibim derse, bir kişi çıkıp Tanrıdan veya ideolojiden yönetme hakkını aldığını iddia ederse ona karşı kullanılabilir ve bir anlam ifade eder. Veya 12 Eylül cuntası gibi bir cunta millî egemenliğe sahiplik iddiasında bulunursa ona karşı mücadelede bayrak olarak kullanılabilir. Yahut bürokrasi içinde teşkilâtlanan ve bir tür iç devlet kuran bir grup (FETÖ gibi) bir oldu bittiyle egemenliği sahiplenmeye kalkışırsa ona karşı çıkmak için kullanılabilir.

Bu sayılan durumlar hep olağan dışı durumlardır. Hayat ise olağanlarla geçiyor. Bu yüzden, ikide bir millî iradeye atıf yapmak kavramı laçkalaştırır ve değer erozyonuna uğratır. Diyelim ki sosyal güvenlik sistemiyle ilgili bir kanun değişikliğine, dış politikada o veya bu ülkeyle ittifak yapmaya, koronavirüs ile mücadelede sokağa çıkma yasağına karşı çıkmak milli iradeye karşı çıkmak anlamına gelmez.  Yasama ve yürütme siyasetlerine muhalefet etmek anlamına gelir. Bu meşrudur ve demokrasinin sınırları içindedir.

Millî irade, diyelim ki meclis tarafından temsil ediliyorsa, sadece iktidar kanadından veya bloğundan oluşmaz. Meclisteki tüm partiler onun paydaşlarıdır. Dolayısıyla, ne kadar büyük olursa olsun, hiç bir parti millî irade benim, benden ibarettir diyemez.

Milli irade demokratik sistemin gerekli şartlarından biridir ama yeterli şartı olamaz. O zaman akla hemen şu soru gelir: Öyleyse demokrasi nedir? Demokrasi kimlerin yönetme hakkına ve görevine sahip olacağını belirleme tekniklerinden biridir. “Bizi kim yönetecek?” sorusuna cevap verme yoludur. Tabiî ki daha fazlası var, ama demokrasinin ilk ve olmazsa olmaz özelliği bu. Başka türlü söylersek, demokrasi bir öz meselesi olmaktan ziyade bir usul meselesidir. Bir usul kuralları bütündür. Demokrasi oyununa soyunan her aktör (kişi, sivil grup, özellikle parti) bu kuralları kabul ettiğini ve onlara sadakat göstereceğini kabul ve beyan etmiş olur. Bu kurallara uymayan kişi ve parti meşru bir demokrat aktör olamaz.

AK Parti iktidarları başından itibaren usul kurallarına aykırı saldırılarla karşılaştı ve savaştı. Bu savaşı çoğu zaman millî irade nosyonuna dayandırdı. Bu söylem bazı durumlarda daha az bazı durumlarda daha fazla anlamlı olmakla beraber, asıl problem usul kurallarının ihlâliydi. 27 Nisan bildirisi, 7 Şubat 2012’de MİT üzerinden yürütmenin başına yönelik operasyon, Gezi isyanları, 17/25 Aralık operasyonları ve nihayet 15 Temmuz darbe teşebbüsünde ana problem millî iradeye karşı çıkmak değildi, temel usul kurallarının ihlâl edilmesiydi. Görebildiğim kadarıyla AK Parti çevrelerinde hâlâ bu gerçek tam olarak kavranmış değil. Muhalefet unsurlarının çoğu da bu bakımdan sınıf geçme notu alamaz. Bazı siyasî ekipler ile sivil kişi ve topluluklar ellerine ve imkân ve fırsat geçtiğinde gözünü kırpmadan usul kurallarını çiğnemeye hazır görünüyor.