.: Vahap Coşkun

‘Milli’ değil ‘demokratik’ mutabakat

Meclis Başkanı Cemil Çiçek , “terörle mücadeleyi” konu edinen 11 maddelik bir “milli mutabakat” çağrısı yayınladı. Çiçek’in kritik bir süreçte gündeme müdahale etmesine ilişkin farklı değerlendirmeler yapıldı. Kimileri siyasi partilerden bir rol çalma, kimileri ise Cumhurbaşkanlığı adaylığına bir hazırlık olarak gördü bu çabayı. Ama bana kalırsa Çiçek’in bu çıkışının bir başka anlamı daha var. Bu da, mümeyyiz vasfı devletçiliği olan Çiçek’in Kürt meselesinde çok tehlikeli bir noktaya doğru yol alındığını görmesi. Şiddetin artarak devam etmesi toplumu bir arada tutan bağları zayıflatıyor ve devletin gücünü zaafa uğratıyor. İktidar ve muhalefetin politika üretmekte zorlandıkları böylesi bir ortamda Çiçek bir yol öneriyor: Kürt meselesini toplumsallaştırmak. Çiçek, herkesi sorumluluk almaya ve siyasi partileri ortaklaşmaya davet ediyor. Böylelikle hem iktidarın üzerindeki “çöz bu sorunu artık” baskısını hafifletmeyi, hem de ortaya çıkacak maliyetin herkese pay edilmesini sağlamaya çalışıyor. 

Çiçek, endişelerinde haklı. Gerçekten de toplumsal çatlakların büyüdüğü günlerden geçiyoruz. Ancak önerileri bu endişeleri giderecek türden değil. Metnin ilk bakışta göze çarpan üç özelliği var: İlki, herhangi yeni bir husus içermemesidir. Metnin adı ve içeriği, devlet aklının Kürt meselesine genel yaklaşımını yansıtıyor. Özünde bir “terör” sorunu ile karşı karşıya olduğunu düşünen bu yaklaşımın çözüm için ilk aklına gelen güvenliktir. Çiçek’in metninde de yeni anayasa , idari yapılanma ve ekonomik kalkınma gibi konulara değinilmiş olmasına rağmen asıl vurgu güvenliğedir. 

Gerçekçi değil ve tehlikeli 

İkincisi, gerçekçi olmamasıdır. Çiçek tüm siyasi partilerin, siyaset üstü bir tavır göstermelerini talep ediyor. Oysa siyasi partilerin, tabanlarının taleplerini ve genel politikalarını gözardı ederek davranmaları beklenemez. Sorunun nasıl tanımlanacağı konusunda dahi birbirine tamamen zıt duran siyasi partiler var. Bunların içerikte uzlaşmaları ve aynı paralelde hareket etmelerinin son derece güç olduğu aşikâr. Nitekim Çiçek’in önerilerine verilen tepkiler de, siyasi partilerin bir işbirliğine gitmelerinin ne kadar güç olduğunu gösterir nitelikte. 

Üçüncüsü, ciddi tehlikelere kapı aralamasıdır. Tehlike iki taraflıdır. Bir taraftan, bu tür bir milli mutabakat, demokratik siyasetin baskılanması neticesini verir. Böyle dönemlerde herkes mutabakat dahilinde davranmaya davet edilir, bunun dışına çıkanlara ise iyi gözle bakılmaz. Genel kabulün dışında kalan öneriler sindirilir ve farklı ses çıkaranlara karşı sert önlemler alınır. Otoriter görüşler itibar görür, elde edilen demokratik kazanımlardan vazgeçilmesine uygun bir ortam yaratılır ve siyasi saha topyekûn daralmaya uğrar. 

Diğer taraftan ise, tüm toplumun belirlenmiş politikalar etrafında kenetlenmesi ve hareket etmesi çağrısı, rahatlıkla sorunun kaynağı olarak görülen kesimlere karşı bir lince ve baskıya dönüşebilir. Çiçek, yurttaşların sokağa çıkıp sesini yükseltmelerini talep ediyor (m. 4). Fakat bu tür gösterilerin demokratik hakları da hedef alma ihtimali yüksek. Şiddeti protesto etmek için sokağa inenlerin gösterileri kolayca Kürt karşıtı bir boyut kazanabilir. Kürtleri PKK ile özdeşleştiren ve sokağa hâkim olan milliyetçi siyasi grupların gösterilere antidemokratik/ırkçı bir muhteva kazandırması, Kürtleri ve Kürtlerin demokratik taleplerini de hedef tahtasına oturtması sürpriz olmaz. Dolayısıyla Çiçek’in önerisi, toplumsal kutuplaşmayı artıran bir işlev görme tehlikesini barındırıyor. 

İspanya deneyimi 

Çiçek’in toplumsal tartışmaya açtığı reçetesinden Kürt meselesini çözecek demokratik bir çerçeve çıkarmak mümkün değil. Bunun yerine, yine Çiçek’in referans verdiği İspanyadeneyimine bakmakta fayda var. Franco rejiminden sonraİspanya 1978’de demokratik bir anayasa yaptı ve özerklikleri esas alan âdem-i merkeziyetçi bir yapılanma oluşturdu. Ancak bu statü ETA’yı tatmin etmedi, ETA eylemlerine devam etti. 1987’de hükümet ETA ile görüşme sürecine girdiğinde tüm Bask partilerini bir araya getiren bir anlaşmaya ihtiyaç duydu ve 1988’de Ajuria Enea Paktı’nı imzaladı. Pakt, uzun bir giriş bölümü ve 17 maddeden oluşuyordu. Giriş bölümünde özetle,İspanya ’nın demokratik düzeninin ve özerklik statüsünün Bask’a önemli kazanımlar sağladığını, bütün sorunların henüz çözümlenmediğini ama çözümlenmemiş sorunların terörü ve şiddeti haklı kılmadığı belirtilmişti. 

Pakt, “silah bırakma karşılığı demokratik yollardan siyasi mücadele yapma” düşüncesi temeline dayanır. Bunun iki anlamı vardır: İlki, silah bırakmanın gerçekleşebilmesi için örgütle müzakere yapılmasını doğal karşılanmasıdır. İkincisi ise, siyaset mücadele alanının mümkün mertebe genişletilmesidir. Bunun için paktın 8. maddesi, özerk parlamentonun çalışmalarına katılmayan Herri Batasuna’ya –ismini zikretmeden- bir çağrı yapar; her türlü düşüncenin parlamentoda savunulabileceğini ve geniş bir örgütlenme özgürlüğünü savunur. 

Paktın 10. maddesi, siyasal konuların her zaman demokrasinin bir gereği olarak, halk iradesinin temsilcileri ile görüşüleceğini hükme bağlar. Bunun sonucu, silah kullananlar ile siyasi konuların konuşulamayacağı ve onlarla ancak silah bırakmanın ve demokratik siyasete girme imkânlarının müzakere edileceğidir. 

Pakt, bütüncül bir demokratik mücadeleyi öngörür: Bir kere her şeyden önce önüne tam demokrasi hedefini koyan bir anayasal düzen söz konusudur. Bu anayasada, hak ve özgürlükleri tanınmış, hukuk devleti ilkeleri sağlamlaştırılmış ve özerk yapılanmalara yer verilmiştir. Diğer taraftan silah bırakanlara -ayrılma, bağımsızlık dahil- her fikri siyasi yolla savunma imkânı vardır. Paktın mantığına göre, ancak bu tür demokratik ve özgürlükçü bir yapının varlığı halinde alınacak güvenlik tedbirleri işe yarayabilir ve buna rağmen şiddete başvuran olursa toplum buna tepki gösterir. (Akın Özçer, Çoğul İspanya , s. 251-261) 
Eğer İspanya tecrübesinden ders çıkartılacaksa, 90’ları anımsatan milli mutabakatlar üzerinde değil, demokratik bir mutabakat üzerinde yoğunlaşmak gerekir. Fakat ne yazık ki Türkiye ’deki cari siyaset bundan çok uzak gözüküyor. Demokratik anayasa vaadi rafa kaldırılıyor, onun yerine kaç kilometrede egemenlik kimde tartışmaları, yargıya parti kapatma için verilen talimatlar, dokunulmazlık kaldırma tehditleri ve vekilleri Kandil ’e davet eden çağrılar gündemi kaplıyor. Siyaset giderek hırçınlaşıyor ve şahin bir milliyetçiliğe esir düşüyor. Bundan hayırlı bir sonuç çıkmayacağını görmek için, çok gerilere değil, 90’lara bakmak yeter.

Radikal İki, 09.09.2012