.: Şenol Kaluç

Mesele ne yandaşlık ve candaşlık

2 Eylül referandumu Türkiye’nin yakın zamanlarda yaşadığı büyük değişimin geleceği açısından bir karar anı olacak. Referandumdan çıkacak “evet” ile “hayır” arasındaki makasın genişliği, Türkiye’de siyasetin, dolayısıyla demokrasinin geleceğini biçimlendirmede, ileriye veya geriye doğru taşıyıcı etki yapacak.

Açıkça söylemek gerekirse çıkacak sonuç, herkesin -sözde- şikâyetçi olduğu vesayetçi düzenin devamının mı yoksa demokratikleşmenin mi önünün açılacağına ilişkin bir karar olarak görülecek.

“Evet” çıkması Türkiye’deki siyasal partilerin politikalarını gözden geçirmelerine; AB standartlarına uygun ve demokratik bir anayasa yönünde politika geliştirmelerine yönelik bir işaret olacak. “Hayır” ise, önümüzdeki en az beş-on yıl boyunca Türkiye’nin demokratikleşme konusunda ciddi adımlar atamayacağını tescilleyecek. Çünkü demokratikleşme yönündeki her adım karşısında 12 Eylül darbesinin gölgesiyle birlikte, 12 Eylül ‘HAYIR’ını da bulacak.

‘Hayır’ın ardından -ola ki iktidara geldiler-, CHP ve MHP’nin çağdaş bir anayasa vaadinde bulunacaklarına inanmak için ortada geçerli hiçbir sebep yok. Kaldı ki, böyle bir anayasa, eğer gerçekten doğru dürüst bir anayasa olacaksa, daha dün karşı çıktıkları bütün o değişiklikleri içermek zorunda olacak. CHP’nin her fırsatta gölgesiyle bile demokrasimizi tehdit eden Ergenekon yargılamalarını durdurmak için utanç verici bir çaba içindeyken nasıl bir demokrasi vaat edeceği, MHP’nin ülke bütünlüğü adına ülkeyi bölmeye götüren bir dil kullanırken nasıl “kendisi gibi hissetmeyenleri” kucaklayacağı merak konusu. BDP için fazla söze gerek yok; o da demokrasiyi AK Parti karşıtlığına çoktan kurban etmiş görünüyor.

Yılların getirdiği önyargılar ve korkular hâlâ bizi yönetmeye devam ediyor. Gözler, geçmişin kavgalarıyla veya niyet okumalarla zehirlenmiş belleklerinden kurtulup gerçeği göremiyor. Öte yandan 12 Eylül düzeninin yarattığı canavarlar birbirlerinden beslendikleri için varlık sebeplerine dokunulmasını istemiyorlar. Yıllarca şikâyetçi oldukları düzenin değişmesinin kendi sonlarını hazırladığının farkına vardıkları için umutsuzca eski düzene sarılıyorlar.

Aslında anlaşılabilir bir durum bu. “İçi boş” denilen açılım süreçleri, hiç değilse yıllardır yaşanan sorunların ana sebeplerini açıkça ortaya koymayı sağlıyor. Bu da, çatışmasız bir ortamda yaşayamayan güçlerin ruh halini bozuyor. Karşıt siyasetleriyle yıllardır tabanlarını kandıran ve yönlendiren odaklar, güçlerini yitirmemek için zımnî birer ortak gibi hareket ediyorlar. Yan yana gelmesi dahi düşünülemeyecek kişi ve kurumlar aynı saflarda birleşiyor. Topluma bulaştırdıkları korku vehimleri ile Türkiye’nin önünün kapanmasına ve karanlık bir sürece girmesine sebep olacaklarından da kaygılanır görünmüyorlar.

Ne kadar ilginç; MHP’nin bölücülük olarak gördüğü değişiklikleri BDP Kürtlüğün yok edilmesi gibi algılatmaya çalışmakta. Yine içlerinde en tutarlısı CHP görünüyor, çünkü o zaten kurulu düzenin ayrıcalıklarının siyasi temsilcisi olarak duruyor. Bu yüzden Kılıçdaroğlu’nun söylemi popülist olmanın ötesinde bir anlam taşımıyor. Evet, dünyanın hiçbir yerinde anayasalar ekmek ve aş vermez. Ama anayasalar ekmek ve aş’ın önündeki engelleri kaldırır. Demokratikleşme süreci beraberinde ekonomik gelişmeyi de tetikler. Hukukun üstünlüğünün sağlanması ve demokrasi çıtasının yükselmesi yatırım gücünü artırır ve beraberinde gelir düzeyi yükselir, işsizlik azalır, yatırımlar sadece şiddetin olmadığı bölgelere sıkışmaktan kurtulur…

Bu süreçte demokrasiden yana tavır koyanlara getirilen en ucuz suçlama ise “AK Parti yandaşlığı” oluyor. Elbette meselenin AK Parti yandaşlığı ya da karşıtlığı olmadığını, en azından pek çok demokratın bu basitlikte bakmadığını onlar da biliyor. Yine de yüzleri kızarmadan yapıyorlar bunu.

Oylanacak paket bu kadar önemli mi? Evet, özellikle de normal süreçle geçseydi, taşıyacağından çok daha fazla. Bu anlamda basit bir paket oylamasının ötesinde bir anlamı var. Bu oylama geleceğimizin daha özgür ve daha demokrat olup olmayacağının oylaması. Bu nedenle iktidardaki partiye ilişkin tüm rezervlerimizi bir kenara koyarak daha çok demokrasi, daha özgür ve daha güçlü bir Türkiye’nin yolunu açabilmek için ‘evet’ dememiz gerekmekte.

Zaman, 15.07.2010